DOLAR 18,6459 0.04%
EURO 19,5824 0.34%
ALTIN 1.066,870,53
BITCOIN 314114-0,88%
Afyonkarahisar

KAPALI

06:35

İMSAK'A KALAN SÜRE

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

Mustafa Yılmaz DÜNDAR

17 Temmuz 2021 Cumartesi

EDEP YA HU – BAĞINIZA GİRERKEN…

1

BEĞENDİM

ABONE OL

Şükretmek nedir öğrenmeliyiz, önce dilimizi sonra da halimizi, fiillerimizi şükreden hale getirmeliyiz. Ama iş hep önce dile, konuşmaya geliyor. Beni çok etkileyen ve korkutan bir şey var, bunu “niye o hal bende yok” diye hayatımda aradım, Rabbim lütfetti de gösterdi ki o potansiyel bizde var; onu görmemiz lazım. Efendimiz (SAV) Allah Rasulü olduğu halde koyu bir bulutun geldiğini görünce telaşlanıyor, dolanıp duruyor, bir musibet, bir bela geliyorsa diye korkuyor. Çünkü içinde yaşadığı toplum bir Rasul kavmi ve Rasul’e (SAV) itiraz edenler var. Kendisine daha önceki Rasullerin ve kavimlerinin kıssaları geliyor, görüyor ki Rasullere itirazları sebebiyle hepsi helak olmuş. Bir ayet var, çok ürkütücü; A’raf 84: “O mücrimlerin (inkârcıların) yağmuru nasıl şiddetlidir!” Onlara öyle bir yağmur geliyor ki, şiddetli, korkunç. Efendimiz (SAV) işte bu yüzden, bakıyor ki kocaman bir bulut geliyor, “bunda ne var, ne olacak acaba?” diye telaş ediyor, korkuyor. Gidiyor geliyor, giriyor çıkıyor, oturamıyor, yerinde duramıyor… O bulut gelip gidinceye kadar telaşı geçmiyor. Bunu Aişe validemiz (ra) söylüyor.
Hayat hep böyle! Sadece yağmur mu? Bu tehlike her şeyde ve her an var; hepsi mümkün! Muhafaza buyur ya Rabbi, ticaretle uğraşan bir kişi bir hafta içinde sıfır hali gelebiliyor. Peki, ne yapacağız? Bileceğiz ki; korkarsak Allah korur. Allah, imanlıyı korktuğu şeyden korur, imansızın ise korktuğu başına gelir. Bu Kur’an’ın vaadidir: Nelerden korkuyorsanız Allah onlardan sizi korur, nelerden korkuyorsanız… Hiç bir zaman, imanlının başına korktuğu gelmez, Allah onu korur. İmansızın hali zor, onun koruyacak kimsesi yok, bu yüzden korkularını kendisi kendi eliyle kaderi haline getirir ve yaşar. Bu durumda, bizler bir mümin olarak korkacağız, korkacak şeyler bulacağız ki Allah’tan korkmuş ve korunmuş olalım. Mesela düşüneceğiz ve “Ben bugün Allah’tan hiç korktum mu?” diye kendimize soracağız. Size bu sorgulamanın mükâfatını anlatmayı başaramam. Allah’tan korkunun saniyesi, salisesi boşa gitmiyor, mükâfatları var… Kendimize hep soracağız; “ben bugün Allah’tan korktum mu, beni bugün Allah’tan korkutan (utandıran) bir şey oldu mu? İnsan, başına bir şey gelmedi, onu üzecek bir şey olmadı diye mi korkmuyor, maalesef. Oysa düşünse görür ki, olmadı ama olabilir… Olabilirdi diye korkmalı, olmadı diye şükretmeli. İnsanlar onun için sigorta, kasko yaptırıyor; olabilir diye. Sizin de sigortanız Allah ise “Olabilirdi” korkusu önemli o zaman…
Hayatın içindeki fark etmediğiniz ama çok önemli olan korkuları yakalayın, onları bulmalıyız, yakalamalıyız. O korkuları yakalarsanız, bir kere Allah’tan oluşacak korkuya göre bedeniniz bir şekil alır; bedeniniz sizin o ittikanıza göre şekil alır ki bunlar önemli şekillerdir…
Furkan Suresi 63. ayetten anlıyoruz ki, mü’minler yere bir mütekebbir gibi basmazlar. İşte eğer Allah’tan korkar, ittika eder, utanırsanız sizin de yere basışınız, konuşmanız, bakmanız, hayatınız, her şeyiniz değişir, siz de öyle ayette söylenenler gibi olursunuz. Allah’tan Billahi idrak ve muhabbetle çok korkan biri yolda yürüyorsa, çok utanan, çok korkan o kişi yere nasıl basar, nasıl yürür… İşte gün içerisinde davranırken daim bunları bulmak lazım…
Öyle büyük nimetlere sahibiz ki… İnsanın bir evinin olması nasıl bir nimettir hiç düşündünüz mü? Evindesin, evde biraz uykun geldiğinde yatacağın bir yatağın var. Allah sana yatacak yatak vermiş. Kiminin ne evi ne de yatağı var, kiminin yatağı var ama yatıp uyuyacak fırsatı, imkânı yok. Fırsat ve imkân bulsa bile Allah izin vermemişse yatıp uyuyamıyor. Allah bize fırsat verdi, imkân verdi yatabiliyoruz, dinlenebiliyoruz. Bu imkânları görmeden, bunları yaşamadan uyuyorsak bu nimetlere ait filmi kaçırdık demektir, bu şükür filmini kaçırmamak lazım… Dünyayı görüyoruz; savaşlar, yurdunu, ailesini, her şeyini kaybedenler… Savaşların veya iç çatışmaların hüküm sürdüğü ülkelere bakın… Oralarda birisi karakola ve Adalet Sarayı’na gidebilir mi, tapu işi olsa öyle bir yere gidebilir mi; avukata, hastaneye, okula gidebilir mi? Bizim de öyle bir halde olmamız mümkündü, olabilirdi. Bugünlerde onu yeniden idrak ediyoruz, neredeyse bu yurt bizim de elimizden gidiyordu; o malum gece bu tehlikeyi gördük, hatta birkaç saat bunun olabileceğini de yaşadık ama daha sonra hepsini unuttuk… Kur’an’daki gemi yolcularına ait örneklerde olduğu gibi. O tehlikeyi unutanların en önemli simalarını, aktörlerini de görüyoruz… Bu vesileyle inşaAllah dua edip seslenelim:
Ey, bize yaşayacak bir yurt veren Allah’ım, bize sığınacak ev veren Allah’ım., bize yatacak yatak veren Allah’ım; sana öyle şükrederiz ki; öyle, öyle, öyle, öyle şükrederiz ki yarattıklarının sayısınca sana şükrederiz. Ya Rabbi, sana öyle şükrederim ki (adede halkıke;) yarattıklarının sayısınca… Ve (rıda nefsike;) Sen razı oldum deyinceye kadar şükür ederim Allah’ım… Ve (zinete arşike;) Senin arşının ağırlıkları kadar şükrederim; o ağırlık neyse… Arşın ziyneti/ağırlığı ne kadar onu akıl almaz… Sana yine öyle şükür ederim ki (midade kelimatike) Senin kelimelerini yazacak mürekkep miktarınca Sana şükrederim Allahım…
Dikkat ettiyseniz duamızda “Çok şükür, binlerce şükür” demedik, o ifadeler çok doğru olmaz. Bu duayı bize bu ifadelerle öğreten Efendimiz (SAV); O öğretiyor. Müthiş bir şey! Sana böyle şükrederiz Ya Rabbi, lütfen şükrümüzü kabul buyur, lütfen şükrümüzün şuurunu artır, derecesini yükseltiver Allah’ım. Ve senin razı olduğun şekilde sana şükredenlerden eyle bizi Allah’ım (âmin). Duaları, şükür, hamd ve sığınışları hep bir hisle, hissiyle, hissine bürünerek yapmak lazım. Eve giriyoruz diyelim, Nur Suresi 61. ayetle girelim: Ayet diyor ki “Evlere girdiğiniz zaman ağzınızla kendinize Allah adına (Allah indinden) selam verin…” Düşünebiliyor musunuz, böylece hiç Allah’tan kopmuyoruz, her adımda O’nunla olmayı, Allah’tan hiç kopmamayı öğrenmemiz lazım. Talibi için, Ettahıyyatü bu işin uygulamasıdır, kapıdan girdiniz, eve selam vermek üzere en güzeli Ettahiyyatü okumaktır. Çünkü orada bir selamlaşma var; hem selamlaşma hem cevabı var. Yine Kehf Suresi’nden, kişinin bağına girerken ne demesi gerektiğini hatırlayıp evimize, arabamıza… (bağımıza) “MaşaAllah, lâ kuvvete illa billâh” diyerek girmeliyiz. Bunu da söylemek güzel olur. Bu duyguyla bunları yaşadığınızda siz zaten ne görseniz, ne yaşasanız bunları diyeceksiniz; hep Sahibini Billahi manasıyla bilerek, şükrederek “ettahıyyatu” okuyacak, “MaşaAllah la kuvvete illa Billâh” diyeceksiniz.

Devamını Oku

EDEP YA HU – HAKKI ÖRTMEMEK LAZIM…

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Unutmayalım ki nefs terbiyesinin en hızlı yöntemi dili düzeltmektir. Kullandığımız dil, günlük yaşantı sırasında beynimizdeki öyle hücre gruplarını çalıştırıyor ki, işte bizim o hücreleri köreltmemiz gerekiyor. Onlar ancak çalışmazsa körelir, fonksiyonsuzlaşır. Çalıştırdığınız hücreler canlıdır. Bizde fıtrata ait hücreler dumura uğramış, esfele safiliyn idraka ait hücreler canlı durumdadır; bu hücreler canlı oldukça cennete gidilmez. Onları köreltmek için dilimizden “şikâyet cümleleri”ni kaldıralım dedik. Bugün “aklayan, temize çıkaran” cümlelere bakalım.
Eşiniz bir yanlışınızı içeren bir konuyu sizinle paylaştı diyelim, siz de oradan buradan getirdiğiniz misallerle onu susturdunuz, haklı olduğunuzu kabul ettirdiniz. Okullarda münazaralar olur, kim konusunu güçlü savunursa o kazanır ya, onun gibi eşlerden hangisi iyi çene yapıyorsa diğeri siner, o haklı olduğu halde iyi çene yapan haklıymış gibi bir pozisyon oluşur. Çünkü kendini akladı. Hâlbuki kendisi de biliyor ki o iş eşinin dediği gibi…
“Kendinizi aklayan” cümleleri hayatımızda bulmakta zorlanıyor olabiliriz. Çünkü kişi hatalı görünmeyi istemez. Oysa bize doğruyu gösteren, bizi düzelten birisi için “Rabbim ondan razı oluver İnşaAllah” duasını yapmak ve o hali sevaba dönüştürmek varken olayı didişmeye çevirmek veya konunun mecrasını değiştirmek “sen de şöyle yapmıştın” haline götürmek doğru değildir. Ama ekseriyetle bu yapılır…
Aklayan cümleleri fark ettiniz mi?
Aklayan cümleler Hakkı örten cümlelerdir; o cümlelerle kişi bilerek-bilmeyerek Hakkı örtmeye çalışmaktadır. Bir tanıdığı yanlış bir şey yapar, onun yanlış olduğunu bilir ama örter. Mesela ona babasının veya amcasının bir yanlışını fark etmesi gerektiği söylense, babasının veya amcasının yanlış yaptığını bildiği halde (kan bağı sebebiyle veya onlarla ilgili bir menfaati varsa) savunmaya, onları aklamaya çalışır. Dikkat edin ve Hakk’ı örtmeyin; Hakk’ı örtmemek lazım. Böyle durumlarda dikkat edilecek şey karşıdaki kişinin kişiliğini zedelemeyecek cümleler kurmaktır. Kişiliğine zarar vermeyen, zatına hakaret etmeyen cümleler kurmak, cümleleri konu dışına çıkarmamak, yanlışını kişinin zatına bulaştırmayan, zatı ile ilgili hale getirmeyen cümleler kurmak, ikincisi ise bu durumu fırsat bilip kişiyi köşeye sıkıştırmamaktır. Başka planlarınız var, “şimdi elime düştün” deyip köşeye sıkıştırıyorsunuz. Bu gibi şeyler olmadan, konunun dışına çıkmadan cümle kurmalıyız. Şunu da söyleyelim, bir kişinin düştüğü bir haksızlık karşısında kendisini savunması yanlış değildir, bu yazdıklarımız hiçbir şeyi savunmayın mânâsına gelmiyor. Anlatmak istediğimizi siz anladınız…
Gün içerisinde sık yapılan bir yanlış da şikâyet cümleleridir. (Allah’a) talip olan şikâyet cümleleri kurmamalıdır. Ama insan öyle yapmıyor, uyanır uyanmaz şikâyetlere başlıyor. Her şeyden şikâyet… Kahvaltı hazır değilse veya istediği gibi değilse eşine sesli veya sessiz yüklenmeye başlar: Sen ne biçim kadınsın, hep böylesin, senin annen de böyleydi… Cümleler zihninde veya dilinde devam eder gider. Şikâyet cümlelerinin içinde suçlama cümleleri de vardır. “Esfele safiliyn yapıya ait” cümle tipleri hepsi birbiriyle çok ilişkilidir. Bazen yakınma ağırlıklıdır ona şikâyet denir, bazen suç yönlendirme ağırlıklıdır ona suçlama cümlesi denir ama aslında hepsi aynı yere, aynı manaya çıkar; “Talip olan şöyle konuşmamalıdır” dediğimiz cümlelerin ortak özelliği şudur: O cümleler hep birisinin kişiliğine/zatına hücum eden cümlelerdir, hepsi kişilikle ilgilidir. Cümle tiplerinin sadece isimleri farklıdır; tümü müstakillik ve muhtariyet iddiası kapsamında didişme, mücadele ve kavga cümleleridir. Oysa biz “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasını yok eden cümleler bulmak ve kurmak zorundayız, eğer cennete talip isek…
Mesela “yakınma” cümleleri… Yakınma nedir, onu bir örnekle tarif edelim. Kişi çocuğunu şikâyet edecektir, der ki, bu hep mızmızlanıyor, kime çekmiş böyle? Bakın bir yakınma… Böyle dikkatli bakarsanız hayatta sürekli yakınmalarınızı görürsünüz. Mesela ülkemizde işleri güçleri sürekli şikâyet olan, sürekli didişen, her şeyden yakınanlar yok mu? Bir Müslüman olarak bizler şikâyet cümlesi kurmaktan kaçınmaya çalışırız ama onlar, ortaya liste liste şikâyet dökerler. Kaldırımdan, hastaneden, trafikten, okuldan, öğretmenden, komşudan, kazançtan, maaştan, gidişattan… Sürekli şikâyet…
Bilin ki, neyi düzelteceksek, ne öğüt veriyorsak onu yaparken eğer ses tonunuzu yükseltmezseniz başaracaksınız demektir. İkincisi, ses tonunuza sevgi ve huzur katarsanız, sevgi sözcükleri katarsanız, ahenginize huzur katarsanız çok kuvvetle başaracaksınız demektir. Özellikle çocuklarınıza söylediğiniz şeyi onların hemen yapmasını beklemeyin. Bazı çocuklar yapıları gereği kendilerine söylenen sözün gereğini hemen yapar, bazıları daha sonra ilerleyen zamanlarda, yıllarda yaparlar. Diyelim ki çocuğuna tertipli, düzenli olmayı önerdiniz, o onu zamanı geldiğinde, kendi başına yaşamaya başladığında uygular, “babam şöyle diyordu, annem şöyle diyordu” der, hepsini yapar. Siz ondan hemen beklediğiniz için sözünüz dinlenmedi sanıp yanılıyorsunuz. O an hemen yapamayabilir, çok normal. Sizin ona önerime niye dikkat etmiyorsun gibi cümleler söylemeniz suçlama kapsamına girer. Oysa “yavrucuğum daha dikkatli olsak ne güzel olur” gibi ifadelere ihtiyaç var. Duygu ve düşüncelerimizi daha güzel ifadelerle, sevgi cümleleri ile ifade etmek, konuşurken sevgi cümleleri bulmak gerekiyor. Peki, niye sevgi cümleleri bulamıyoruz ve suçlayıcı cümleler kullanıyoruz? Tehlikeyi fark edin lütfen: Yanlış olan ne kadar kolay geliyor, kendiliğinden o tip cümleleri yani suçlayan, şikâyet eden, kınayan, yakınan, kendini aklayan cümleleri tercih ediyor insan…

Devamını Oku

EDEP YA HU – SUÇLAMAK, SUÇLAMAK, SUÇLAMAK…

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Nefs terbiyesinin en hızlı yöntemini ele alacağız. Hep bildiğiniz şeyler gibi ama yine de dikkatle ve uygulamak üzere okursanız faydası olur İnşaAllah. Bunu önemser ve sıkı takip edersek nefs terbiyesinde nasıl hızlı yol aldığımızı görürüz. Çünkü nefs terbiyesinin en hızlı yollarından, en hızlı yöntemlerinden birisi dildir, o hızlı yöntem dille ilgilidir. Onu maddeler halinde görmeye başlayalım:
1) Suçlayan cümleler. Lütfen suçlayıcı cümleler kurmaktan özenle, ısrarla kaçının. Mesela, insan eşine ve çocuklarına karşı suçlayıcı cümle kullanıyor mu bakmalıdır, işe buradan başlamalıdır. “Bunu nasıl yaptın yavrum, burası niye dağıldı, şunu niye hazırlamadınız” gibi suçlayan cümleler kurmayalım.
Bu konuyu ele alırken öncelikli bir meselemiz şu: Beyinde açılması gereken hücreler var, onları açmamız lazım. Şu size enteresan gelmiyor mu: Beynin kapasitesi eğer 100 ise, normal insan bunun %3’ünü kullanır, zeki insan 5’ini, çok zeki ise 10’unu kullanır. Peki, gerisi ne oluyor? Lazım değilse o kadar kapasite niye var, niye yaratılmış? Lazım olmadığı halde mi?
Bizim günlük yaşantı sırasında kullandığımız öyle hücre grupları var ki beynimizde, onları köreltmemiz gerekiyor. Onlar ancak çalışmazlarsa körelirler, çalışmayan hücreler körelir. Oraya az kan gider, o hücreler küçülür, fonksiyonsuzlaşır. Çalıştırdığınız hücreler ise canlanır.
Bizde fıtrata yani kalıba ait hücreler dumura uğramıştır, esfele safiliyn idraka ait hücreler ise işin gereği olarak canlıdır. Tehlike şu ki bu hücreler canlı olduğu sürece cennete gidilemez. Bu hücreler canlıyken ilmihallerde yazılanları uygulamak sizi kurtarmaz. “Velinin İlmi Fıtrat Üzere Manalardır” kitapçığında açıkladık; siz ahirete burada yaşarken kendinizde açtığınız manalarla gidersiniz; Esfele Safiliyn manalar açıksa onunla, Fıtrat Manaları açıksa onunla… Bu yüzden, beyindeki o Esfele Safiliyn hücrelerin çalışmasını durdurmak, diğer hücreleri aktif hale getirmek gibi çok öncelikli ve önemli bir işimiz var! Bu iş dille ilgilidir, önce dilden başlar.
Suçlayan cümleler kurmamak her an çok dikkatli olmayı gerektirir. Diyelim ki bir arkadaş eşinden su istedi, o da getiriyor. Ama dalgınlıkla bardağı eğreti koymuş, düştü düşecek, farkında değil. Arkadaş bardağın düştü düşecek halini gördü, bardak da düştü. Dedi ki “bardağı öyle koyar da getirirsen elbette düşer.” Hanım baktı ki doğru, mahcup oldu, kızardı, sesini soluğunu kesti, gitti. Ortada ne kavga var, ne gürültü. Eşi, yanlış yaptığı için üzüldü, o da sadece “böyle getirirsen kırılacağı belliydi” dedi. Normal hayat açısından bu diyalogda dert edecek bir şey yok gibi. Bu yüzden ilmihali yerine getirmekle mevzu bitti zannediliyor ve beynin esfele safiliyn hücreleri yaşıyor da yaşıyor… Birisi “ben olmasam bu evde doğruyu bulamayacaklar” diye düşünüyor, diğeri bir başka şey düşünerek ama hep suçluyor… Çözüm? Mesela böyle bir olayda suçlayıcı cümle kullanmamaktır.
Konuşma dili ile ilgili olarak ele alacağımız bütün maddeler aslında nefretle yani Ğıll’le ilişkilidir ve hepsi bizi Nahl Suresi 93. ayete götürür, hepsi kaderle ilgili çünkü.
Önemli olan şu ki; biz dille ilgili göreceğimiz hassasiyetleri uyguladığımızda Billahi anlamda kaderle ilgili hücreleri çalıştırmış olacağız, kadere zıt hücreleri de durdurmuş oluyoruz. Siz dilinizle istediğiniz kadar kaderi kabul edin, hücreleriniz kabul etmiyor.
Peki, yukarıda verdiğimiz örnekteki gibi durumlarda hiç mi bir şey demeyeceğiz? Diyeceğiz; dua dili oluşturacağız. “Olabilir, bir hayr vardır, üzülme inşaAllah” gibi dua cümleleri ile yaklaşacağız. Korkulacak bir şey olmuşsa duaya sarılıp “ya Rabbi, olayların şerrinden sana sığınırım, bir şer varsa beni ondan uzaklaştır ya Rabbi” diye sığınacağız. Böyle yaparak olayı dilimizde duaya çeviriyoruz? Oysa suçlama cümlelerinde dua yok, iki ilahın tartışması var. ya ilahın birisi siner diğeri efe kesilir veya ikisi de efelenir…
Çocuklarla sık yaşanan durumlar var, onlara kılıf geçirip “eğitim” diyoruz. Hatta yanlış düşünenler, bizim Billahi imanlı olarak gösterdiğimiz yaklaşımı “taviz” zannedebiliyor, ama taviz değil. “Böyle yapma, çocuğa taviz veriyor onu şımartıyorsun” derler. Kesinlikle değil. Hiçbir zaman korku ve şiddetin adı eğitim olamaz. Billahi imanlı bir müminin davranışının alternatifi şiddet uygulamaktır, sindirmektir, korkutmaktır. Onların size “taviz veriyorsun” dedikleri davranışın alternatifi bu! Eğitim diye şiddeti, sindirme ve korkutmayı tercih ediyorlar. Günümüzde disiplin zannedildiği için bunlara eğitim deniyor. Dikkat edin, o yöntemleri uygulayanların sizin gibi bir (Billahi yolda, o yönde) bir kemalat telaşları yok! Onlar kendilerindeki esfele safiliyn hücrelerin canlanmasını ve gelişmesini istiyorlar, yöntemleri de bu… Ama biz o hücrelerden kurtulmak, onları kaldırmak, yok etmek istiyoruz, bunun için çalışıyoruz. “Suçlayan cümle”lerle bu mümkün değil. Şimdi suçlayan cümlelerin neden tehlikeli ve neden önemli olduğu anlaşılıyor mu? Bunu fark etmişseniz siz hayatınızda her şeyi, canlı cansız her şeyi suçladığınızı göreceksiniz. Mesela yolda yürürken ayağımız bir şeye takıldı, takılan şeyi oraya bıraktı diye birisini suçlarız veya ayağımı taktım diye kendimi suçlarım. İkisi de suçlama… Mesela trafikteki cümlelerimize bakalım, hepsi şikâyet… Trafik öyle bir sınav alanı ki şikâyet işini tamamen kapsar. Amacımız örnekleri çoğaltmak değil, şikâyet kelimesinin anlaşılmasını sağlamak, o halimizi tanımak. Tanımı düzgün yapmadığı zaman insan bazı işlerinin o tanım kapsamına girmediğini düşünüyor, o konuda doğru yaptığını zannediyor. Oysa tanımdaki bir eksik nedeniyle kendini doğru yapmış zannediyor. Bu yüzden tanımların ucunu açık bırakmamak gerekiyor.
Suçlama hep sözle değil fiille de olabilir, o da beden diliyle suçlamadır, hiçbir şey söylemezseniz bile karşıdaki kendini mahcup ve suçlu hissediyor. Dilinizi kullanmamış olsanız bile kafanızdan onu suçlamışsanız beyindeki suçlayan veritabanı çalışmaya devam ediyor ve sizin ses tonunuz dâhil tüm hareketlerinize bu haliniz yansıyor. Bu sebeple biz konuşma cümlelerimizle mücadele ederek bir noktaya geleceğiz ki şikâyet beden dilimizden de kalksın. Onu yok edebilmek için önce dilden başlıyoruz ama hedefimiz zihin dili, beden dili! Asıl oralardan onu söküp atmak… Çünkü siz dilinizi kullanmasanız, sussanız bile beden dili ile yani zihnen suçlamaya devam edersiniz. Bunun kalkması gerekiyor. Bunun için önceliğimiz konuşma dili; dili düzeltmeden hal olmuyor…

Devamını Oku

EDEP YA HU – DİLİ TEMİZLEMEK, KALBE ULAŞMAK

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Defalarca söylediğimiz ve hep hatırlamak istediğimiz çok önemli bir şey var: Sizin kendiniz zannettiğiniz sizdeki hayvansal yapının (esfele safiliyn idrakın) bir dili var, onun dilini kesmek, susturmak gerekiyor. Bunun önemini ifade etmekte başarısız kaldığımı görüyorum, bunu kuvvetle vurguladığımız, ısrarla hatırlattığımız halde bir gelişme olmuyorsa anlatamıyorum demektir. Bu mevzunun nasıl derin ve tehlikeli, nasıl korkunç olduğunu, neyin farkında olamadığımızı demek ki hakkıyla izah edemiyorum. Belki de sistemin gereği böyle… “Şeytanın Avukatı” kitapçığımızda ve yazılarımızda dedik ki sizdeki şeytaniyetin bir dili yani nefesi var, onun yaşaması diline bağlı, dilini kestiğiniz zaman nefesi de kesilir. Bu konu aslında Nahl Suresi 93. ayetle yani insanın kendisindeki değişimle (kemalatına, tekâmülüne odaklanmasıyla) alakalı. Bu tekâmül “rüşt” oluyor; o nokta rüşt noktası. Efendimiz (SAV)’in öğrettiği duada “Allahım, beni rüştüme eriştir” dememiz budur; “Kemalatımı, rüştümü tamamla Allahım” duasıdır o. O kemalat, o değişim için önemi nedeniyle dili, konuşmanızı, konuşmanızdaki kastı lütfen çok önemseyin.
Hazreti Âdem’den önce yaşıyor olanların imandan, Allah’tan hiç haberleri yok, öyle bir mevzuları yok. Ama kendilerine tanrılar bulmuşlar, tapınaklar yapıyor, uzun taşlar dikip tapıyorlar. Bir güce inanma ihtiyaçları var ama Allah’ı bilmiyorlar. Kendilerine daha önce bir Rasul gelmediği için sorumlulukları yok; Âdem as’a kadar ki o nesiller ölümle birlikte toprak oluyorlar.
“Şüphesiz biz sizi yakın bir azap ile korkuttuk. O gün kişi ellerinin takdim ettiği şeye (önceden işlediği amellerine bakar) ve kâfir (olan) “ah keşke ben toprak olaydım” der.” (Nebe-40)
Tespitlerimizin kaynağı buralar, yani ayetler. Kâfirler bu yüzden “toprak olaydım” diyor. Çünkü sorumsuz olanlar toprak oldular! Hesap, azap, öyle bir şey yok. Yaşadı, geçti, gitti… Hâlbuki ayette “keşke toprak olaydım” diyenin sorumluluğu var, çünkü ona bir rasul geldi, artık onun Muhtariyeti Tercih Gücü var, ona Hakk ve batıl öğretildi ve onu seçme yetkisi verildi, daha öncekilerin öyle bir yetkisi yoktu. O yüzden onların işi bitince toprak oldular, ahirete devam etmiyorlar. Bunu fark eden kişi diyor ki “ben de hesapla kitapla işi olmayan o toprak olanlardan olsaydım da bu zorluğu, bu azabı yaşamasaydım, ben de o gruptan olsaydım.” Peki, günümüzde yaşayıp da toprak olacak olan yani sorumsuz olan var mı? Kanaatimce dünyada Rasul ve Nebiden habersiz kavim kalmamıştır. Ama Afrika’da, şurada burada öyle tek tük gruplar çıkıyor, belki onlar olabilir. Çünkü Kur’an’ın şartı bu: Nebi ve Rasul gelmemişse sorumlu olmazlar. Afrika’da bir kabile buluyorlar, ilk insan neyse o zamandan kalmış gibi, belki onlar sorumlu olmayabilir. Bir de antika bir anlayış var, o tip toplulukların öyle kalmasını istiyorlar, organik kavim olarak.
Bilim adamları dışarının pozitif bulgularına göre bakıp projelerini pozitif bilim diye kabul ettiği çerçevede ele aldıkları için bunların araştırmaları yapılmıyor ama eğer iman çerçevesinde proje oluşturabilseler çok ilginç sonuçlar çıkacaktır. Mesela: Bir belgesel izlemiştim, insana isimler veriyorlar; medeniyet öncesi, medeni insan, ara insan gibi ve onların genini arıyorlar, bu tanımlamayı tamamen fiziksel yapıyorlar. Mesela öyle insanlar buldular ki şeklen insan değildir dersiniz, özellikle yüz olarak. Onların genlerine baktılar, enteresan bir şeyle karşılaştılar. Verdikleri bir tarih var, o tarihten önceye ait hiç gen yok, hepsi yeni dönemin geni, oysa şekilleri fosillere göre bile şeklen daha geri ama gen günümüzün medeni insan geni. Eskiye ait gen hiç yok, kalmamış. Fosiller olmasa eskiye ait hiçbir şey yok, gen havuzu değişmiş. Bu konularda düşünerek tefekkürle bir yere kadar gidilebilir ama ondan sonrası eğer bildirilmezse, söylenmezse bilinecek şeyler değildir. Hadislere bakıyoruz yok, bu tür şeyler söylenmemiş.
Hz. Âdem’le başlayan ve Efendimiz (SAV)’le kemale ulaşan bir iman ve tekâmül süreci var. Bu imanın gereği olan ilmihal çok önemli ancak bir şartla: Doğru imandan sonra, doğru imanla ilmihal çok, çok önemli… Biz günümüzde ilmihalin garip bırakılmasına üzülüyoruz, yani doğru iman tefekkür edilmeden ilmihalin yaşanıldığının sanılmasını tasvip etmiyoruz; onu garip, imandan yoksun bırakmanın tehlikesini anlatmaya çalışıyoruz.
Nefs terbiyesi işte aslında bu kemalattır, onun kendisidir. Nefs terbiyesi, kemalat, dualarda “rüşt” diye geçen değişimin kendisidir. İşte “aman dile dikkat” diye dille ilgili ele alacağımız maddeler, bu yüzden nefs terbiyesinin en hızlı yöntemidir ama billahi iman bilgilerinden sonra, o bilginin kabulünden sonra. Bu bilgi olmadan ilmihali bir yöntem olarak uygulamak ne işe yarar? Şu olur; o yöntemi uygulayan kişi iyi insan olur. Rodeolardaki üstüne zor binilen, üstünde insan tutmayan bir atın bir zaman sonra alışmasıyla rahatlıkla üstüne binilir hale gelmesi gibi bir şey. Çocukluğumda hatırlıyorum, dağdan vahşi atlar yakalanır köye getirilirdi. Önce ona yaklaşamazsınız, güçlü tepkileri vardır. Ama onu alıştırırlar, o bir müddet sonra evcilleşirdi. İnsan da idrakını/imanını doğru kulvara oturtmadan bazı kuralları öğrenip uygulayınca öyle olabilir; önceki vahşi hayvanı evcil hayvan haline getirebilir. Ama kemalat, tekâmül, rüşt, idrak değişimi yok… İnsanın iyi insan haline gelmesi, nazik olması yani sırtına bindiriyor ve tekme atmıyor olması onun kurtulmuş olduğunu, kemalat gösterdiğini ifade etmez. Doğru iman olmadan bu olmaz! Doğru iman ve şükür şart; yani her şeyin sahibini doğru bilmek! Şükür her şeyin sahibini unutmamaktır; hiç bir an, hiç bir şeyde sahibini unutmamaktır. Daima sahibini bilmek hem de doğru şekilde bilmek… Ancak bu olduktan sonra rüşt, kemalat gerçekleşebilir. Çünkü bu rüşt fiziksel değil, idraksal! Fiziksel kemalat Hz. Âdem’e kadar tamamlanmış. Şimdi idraksal kemalat süreci var! Yapılacak olan kalb kemalatıdır; kalbe (kalıba, yazılıma) ulaşmaktır. Kalıba ulaşmak, oradaki Esfele Safiliyn formatı silip fıtrata ulaşmaktır…

Devamını Oku

EDEP YA HU – ULAŞMAMIZ GEREKEN BİR KEMALAT VAR…

0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Hatırla ki Rabbin melaikeye “muhakkak ki ben arzda bir halife inşa edeceğim” dediği vakit, onlar da “orada fesad eden ve kan döken kimseyi mi halife kılacaksın? Biz seni hamdinle tesbih ve seni takdis edip dururken” dediler. (Allah) buyurdu: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” (Bakara-30)
Ayetteki ifadede bir mühendislik var, bina inşa eder gibi: Bir halife inşa edeceğim…
Rabbimiz “ben bir halife inşa edeceğim” dediğinde melekler dünyada yaşayanları biliyorlar ve “bunlardan mı?” diyorlar. Düşünün ki bir köy var, oradakiler hiç okul ve eğitim görmemiş, öyle bir şeyi bilmiyorlar. Size “bunlardan birini doktor yapacağım” desem, “bunlardan nasıl doktor olur?” dersiniz. Melekler de dünyaya bakıyor; birbirini boğazlayan, kan döken bir manzara var, “bunlardan halife nasıl olur?” diyorlar. Çünkü “halife”nin manasını biliyorlar. Halife Allah’ı bilecek, hamd edecek, Nisa 147’de buyrulduğu gibi iman edecek, şükredecek… Bu yüzden diyorlar ki; biz sana doğru imanla hamd ederken, şükrederken, Rabbimiz sen o kan dökenlerden mi yapacaksın bunu? Ayetten aldığımız bir ders bu: O anda dünyada insanlar var…
Bakın ayet okuyoruz, daha hadis bile kullanmadık ve “şöyle yorumlarsak bu mana çıkar” demiyoruz, ayetler net ve açık. Zaten kan döken vahşi yaratıklar var, Rabbimiz onların arasına birisini salacak. Hz. İsa (as)’ın çamurdan Biiznillah yapıp da halk ettiği kuşu diğer kuşların arasına salması gibi. Hz. İsa (as) o kuşa “git şu kuşların arasına karış ve Cuma günü onları şu meydana topla” deseydi o kuş ne yapardı? Gider onları ikna eder getirmeye çalışırdı. İşte Hz. Âdem’e öyle bir görev veriliyor: Git, arasına karıştığın insanları ikna et, onları imanlı bir idraka getir. O zaman şu başladı; insanlar arasında “gelen gelmeyen” diye bölünmeler başladı.
Devamındaki ayet “Âdem’e bütün esmayı (esma-i küllehayı) talim etti” diyor. Âdem (as) efendimizden önceki yaşayanlarda esma-i külleha yok muydu? “Esma”ya iki türlü bakmak lazım; bir fiziksel yapı için, bir de kalp dediğimiz yazılım yapı için. Kalp dediğimiz yapı, “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorulduğu zaman, “evet, Rabbimizsin” diyen vasıfta Allah fıtratı üzere yaratılmış olanı oluşturan esma. Bir kabuk bir de iç var… Önceki insanlarda “iç”in esma-i küllehası yok. Âdem (as) efendimizden sonra gelenler bu yönüyle onlardan farklı…
Al-u İmran 33 ve 34. ayetlere bakalım: “Muhakkak ki Allah Âdem’i, Nuh’u, Alu İbrahim’i ve Alu İmran’ı âlemler üzerine ıstıfa etmiş (seçmiş)tir. (Bunlar) zürriyet olarak birbirinden gelmedir. Allah Semi’dir, Aliym’dir.”
Burada Rasullerin bir özelliğini öğreniyoruz: Aynı soydan geliyorlar. Eğer tüm insanlar aynı soydan geliyor olsaydı, bu cümlenin bir manası olur muydu? Hepimiz aynı soydan, aynı zürriyetten olsak, onların ne ayrıcalığı kalırdı? Ayet “Âdem’den itibaren” diyor. Âdem, sonra Nuh, sonra İbrahim, sonra İsa (as)… Bu rasuller Efendimiz (SAV)’e kadar olan ana kolonlar, büyük (ülü’l azm) Rasullerdir. Âdem’den itibaren olanlar için deniyor ki; bunlar aynı zürriyetten gelmedir. Eğer tüm insanlar oradan olsa bu cümleye gerek yok. Demek ki farklı zürriyetler var. O zaman akla gelen bir soru şudur: Hz. Âdem (as) insanların arasına karıştıysa insanların bir kısmı diğer insanlardan mı geliyor? Buradan anlıyoruz ki: Bir Rasullerle gelen zürriyet var, bir de bir sürü zürriyetler var. Ama bu iki zürriyet birbirine karışmış. Hz. Âdem’den başka insanlar vardı kabulüyle bunu söylüyoruz. Ondan sonra karıştılar, hala öyle, hala karışıyorlar… Bu yüzden bazıları “ben seyyidim, şerifim” diyor. Ama Yahudiler de öyle bir zürriyet. Hz. Yakup (as)’ın (İsrail’in) oğullarına İsrailoğulları deniyor. Ama hidayet üzere olmak ayrı konu, biz şimdi ayetlerden Hz. Âdem (as)’ın ilk insan olmadığını görüyoruz. İman/hidayet de genlerle ama geninde hangisi varsa; iman veya imansızlık; hangisi çalışmışsa ileriye o aktarılıyor. İsrailoğulları geni/ırkı korumuş olabilir ama cennete girmek ırkla değil, imanla! Geni korumuşlar ama imanı koruyup getirememişler.
Bütün bu anlattıklarımızla gelmek istediğimiz nokta şudur: Bizim ulaşmamız ve tamamlamamız gereken bir kemalat var. Bu kemalat, elimize alacağımız bir ilmihal kitabıyla olmuyor, bunu çok önemseyin. Ahiret hayatı için bu kemalatı başaran başardı, başaramayana yapacak hiç bir şey yok! Kişiyi eğer imanı/idrakı doğru değilse ilmihal (uygulama) kurtarmıyor. Bu kemalat işi!
Hz. Âdem (as)’dan Efendimiz (SAV)’e kadar gelen, O’nunla olgunlaşmış yapıyı Yaşanabilir Form olarak mutlaka yakalamamız gerekiyor. Çünkü onu yakalamamız için önümüzde o kadar çok imkan ve sebep var ki. Bu yüzden, Efendimiz “Benim ehl-i beytimi önemseyin, onlar gökteki yıldızlar gibidir.” buyurmuştur. Çünkü onlar bu işi takip etmişler, bu işi bozmadan yaşamışlar, bu sebeple işin nasıl kolay olabileceğini bize aşılayabilirler. Ama gereğini yapmamışsa onlar da aşılayamaz ve kaybederler. Bunu böyle anlayın, “seyyid” olmak, “şerif” olmak yeter zannedip yanılmayın. Öyle olsa tüm yahudiler kurtulur, çünkü soyları sağlam.
Bizim öyle bir gen yapımız var ki onu değiştirmek için çok gayret gerekiyor, o genin dışarı çıkan fiillerini değiştirmek için çok gayret sarf etmemiz gerekiyor. Biz Müslüman’ız, namaz kılıyor, oruç tutuyoruz diye işi bitirdik zannetme gafletindeyiz. Tehlike burada! Bu kadar basit, bu kadar kolay değil! İnceleyip, tefekkür edip kendinize baktığınızda o yanlış yapıyı, (Kurban günlerinde kesmeniz gereken) o hayvanı bulacaksınız, o hayvanı kendinizde görecek ve “demek ki biz bu hayvana namaz kılmayı, oruç tutmayı, ona Müslümancılık oynamayı öğretmişiz” diyeceksiniz. O hayvan idrakını değiştirip Hz. Âdem’e benzetmedikçe olmaz. İnsanın en önemli özelliği taklid, Hz. Âdem’i taklid ediyorlar, idrakını değil. Oysa biz Hz. Âdem’i (o çamurdan halk edileni) idraken yakalamadıkça bu yola girmeyi başaramayız…

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.