EDEP YA HU – DİLİ TEMİZLEMEK,  KALBE ULAŞMAK

EDEP YA HU – DİLİ TEMİZLEMEK, KALBE ULAŞMAK

Defalarca söylediğimiz ve hep hatırlamak istediğimiz çok önemli bir şey var: Sizin kendiniz zannettiğiniz sizdeki hayvansal yapının (esfele safiliyn idrakın) bir dili var, onun dilini kesmek, susturmak gerekiyor. Bunun önemini ifade etmekte başarısız kaldığımı görüyorum, bunu kuvvetle vurguladığımız, ısrarla hatırlattığımız halde bir gelişme olmuyorsa anlatamıyorum demektir. Bu mevzunun nasıl derin ve tehlikeli, nasıl korkunç olduğunu, neyin farkında olamadığımızı demek ki hakkıyla izah edemiyorum. Belki de sistemin gereği böyle… “Şeytanın Avukatı” kitapçığımızda ve yazılarımızda dedik ki sizdeki şeytaniyetin bir dili yani nefesi var, onun yaşaması diline bağlı, dilini kestiğiniz zaman nefesi de kesilir. Bu konu aslında Nahl Suresi 93. ayetle yani insanın kendisindeki değişimle (kemalatına, tekâmülüne odaklanmasıyla) alakalı. Bu tekâmül “rüşt” oluyor; o nokta rüşt noktası. Efendimiz (SAV)’in öğrettiği duada “Allahım, beni rüştüme eriştir” dememiz budur; “Kemalatımı, rüştümü tamamla Allahım” duasıdır o. O kemalat, o değişim için önemi nedeniyle dili, konuşmanızı, konuşmanızdaki kastı lütfen çok önemseyin.
Hazreti Âdem’den önce yaşıyor olanların imandan, Allah’tan hiç haberleri yok, öyle bir mevzuları yok. Ama kendilerine tanrılar bulmuşlar, tapınaklar yapıyor, uzun taşlar dikip tapıyorlar. Bir güce inanma ihtiyaçları var ama Allah’ı bilmiyorlar. Kendilerine daha önce bir Rasul gelmediği için sorumlulukları yok; Âdem as’a kadar ki o nesiller ölümle birlikte toprak oluyorlar.
“Şüphesiz biz sizi yakın bir azap ile korkuttuk. O gün kişi ellerinin takdim ettiği şeye (önceden işlediği amellerine bakar) ve kâfir (olan) “ah keşke ben toprak olaydım” der.” (Nebe-40)
Tespitlerimizin kaynağı buralar, yani ayetler. Kâfirler bu yüzden “toprak olaydım” diyor. Çünkü sorumsuz olanlar toprak oldular! Hesap, azap, öyle bir şey yok. Yaşadı, geçti, gitti… Hâlbuki ayette “keşke toprak olaydım” diyenin sorumluluğu var, çünkü ona bir rasul geldi, artık onun Muhtariyeti Tercih Gücü var, ona Hakk ve batıl öğretildi ve onu seçme yetkisi verildi, daha öncekilerin öyle bir yetkisi yoktu. O yüzden onların işi bitince toprak oldular, ahirete devam etmiyorlar. Bunu fark eden kişi diyor ki “ben de hesapla kitapla işi olmayan o toprak olanlardan olsaydım da bu zorluğu, bu azabı yaşamasaydım, ben de o gruptan olsaydım.” Peki, günümüzde yaşayıp da toprak olacak olan yani sorumsuz olan var mı? Kanaatimce dünyada Rasul ve Nebiden habersiz kavim kalmamıştır. Ama Afrika’da, şurada burada öyle tek tük gruplar çıkıyor, belki onlar olabilir. Çünkü Kur’an’ın şartı bu: Nebi ve Rasul gelmemişse sorumlu olmazlar. Afrika’da bir kabile buluyorlar, ilk insan neyse o zamandan kalmış gibi, belki onlar sorumlu olmayabilir. Bir de antika bir anlayış var, o tip toplulukların öyle kalmasını istiyorlar, organik kavim olarak.
Bilim adamları dışarının pozitif bulgularına göre bakıp projelerini pozitif bilim diye kabul ettiği çerçevede ele aldıkları için bunların araştırmaları yapılmıyor ama eğer iman çerçevesinde proje oluşturabilseler çok ilginç sonuçlar çıkacaktır. Mesela: Bir belgesel izlemiştim, insana isimler veriyorlar; medeniyet öncesi, medeni insan, ara insan gibi ve onların genini arıyorlar, bu tanımlamayı tamamen fiziksel yapıyorlar. Mesela öyle insanlar buldular ki şeklen insan değildir dersiniz, özellikle yüz olarak. Onların genlerine baktılar, enteresan bir şeyle karşılaştılar. Verdikleri bir tarih var, o tarihten önceye ait hiç gen yok, hepsi yeni dönemin geni, oysa şekilleri fosillere göre bile şeklen daha geri ama gen günümüzün medeni insan geni. Eskiye ait gen hiç yok, kalmamış. Fosiller olmasa eskiye ait hiçbir şey yok, gen havuzu değişmiş. Bu konularda düşünerek tefekkürle bir yere kadar gidilebilir ama ondan sonrası eğer bildirilmezse, söylenmezse bilinecek şeyler değildir. Hadislere bakıyoruz yok, bu tür şeyler söylenmemiş.
Hz. Âdem’le başlayan ve Efendimiz (SAV)’le kemale ulaşan bir iman ve tekâmül süreci var. Bu imanın gereği olan ilmihal çok önemli ancak bir şartla: Doğru imandan sonra, doğru imanla ilmihal çok, çok önemli… Biz günümüzde ilmihalin garip bırakılmasına üzülüyoruz, yani doğru iman tefekkür edilmeden ilmihalin yaşanıldığının sanılmasını tasvip etmiyoruz; onu garip, imandan yoksun bırakmanın tehlikesini anlatmaya çalışıyoruz.
Nefs terbiyesi işte aslında bu kemalattır, onun kendisidir. Nefs terbiyesi, kemalat, dualarda “rüşt” diye geçen değişimin kendisidir. İşte “aman dile dikkat” diye dille ilgili ele alacağımız maddeler, bu yüzden nefs terbiyesinin en hızlı yöntemidir ama billahi iman bilgilerinden sonra, o bilginin kabulünden sonra. Bu bilgi olmadan ilmihali bir yöntem olarak uygulamak ne işe yarar? Şu olur; o yöntemi uygulayan kişi iyi insan olur. Rodeolardaki üstüne zor binilen, üstünde insan tutmayan bir atın bir zaman sonra alışmasıyla rahatlıkla üstüne binilir hale gelmesi gibi bir şey. Çocukluğumda hatırlıyorum, dağdan vahşi atlar yakalanır köye getirilirdi. Önce ona yaklaşamazsınız, güçlü tepkileri vardır. Ama onu alıştırırlar, o bir müddet sonra evcilleşirdi. İnsan da idrakını/imanını doğru kulvara oturtmadan bazı kuralları öğrenip uygulayınca öyle olabilir; önceki vahşi hayvanı evcil hayvan haline getirebilir. Ama kemalat, tekâmül, rüşt, idrak değişimi yok… İnsanın iyi insan haline gelmesi, nazik olması yani sırtına bindiriyor ve tekme atmıyor olması onun kurtulmuş olduğunu, kemalat gösterdiğini ifade etmez. Doğru iman olmadan bu olmaz! Doğru iman ve şükür şart; yani her şeyin sahibini doğru bilmek! Şükür her şeyin sahibini unutmamaktır; hiç bir an, hiç bir şeyde sahibini unutmamaktır. Daima sahibini bilmek hem de doğru şekilde bilmek… Ancak bu olduktan sonra rüşt, kemalat gerçekleşebilir. Çünkü bu rüşt fiziksel değil, idraksal! Fiziksel kemalat Hz. Âdem’e kadar tamamlanmış. Şimdi idraksal kemalat süreci var! Yapılacak olan kalb kemalatıdır; kalbe (kalıba, yazılıma) ulaşmaktır. Kalıba ulaşmak, oradaki Esfele Safiliyn formatı silip fıtrata ulaşmaktır…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi