DOLAR 16,7175 0.33%
EURO 17,5034 0.46%
ALTIN 974,690,20
BITCOIN 334826-1,29%
Afyonkarahisar
19°

AÇIK

13:13

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Kader Konusunu Anlayabilmek – 22

ABONE OL
15 Nisan 2020 20:32
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu konular gündeme geldiğinde, “ben Allah’a inanıyorum, sık sık da çok şükür diyorum” şeklinde düşünenleri, işi tamam zannedenler uyarılıyor. Nisa-136: “Ey iman edenler, Billahi anlamda iman edin.” Yani “ey inanıyorum diyenler, inancınızı onarın, Billahi anlamda imanı öğrenip iman edin.”

Demek ki “inanıyorum” diyenler öncelikle ve sonra da sıklıkla kendisine şunu sormalıdır: Ben uydurduğum bir varlığa inanıyor olabilir miyim? “Allah” ismini o uydurduğuma mı veriyorum? O varlığa mı teşekkür ediyorum? Ben Rasulullah (SAV)’in tanıttığı ve öğrettiği varlığa inanmalıyım.

Peki, bu nasıl olacak? Nisa-147’de “iman ederseniz ve şükrederseniz Allah size azabı neylesin” buyrulur. Bu ifadede bir matematikten, bir formülden söz ediliyor. İslam anlatılırken duygulanmak, gözyaşı dökmek makbul sayılmıştır. Ancak öncelikli ve önemli olan, edebiyat dinlerken duygulanmak ve ağlamak değildir, İslam sisteminin matematiğini, formüllerini görünce, kendimizi hissiyatın yükselmesi ve gözyaşının dökülmesi noktasına getirmeliyiz. Örneğin, bir kişi Esma’ül Hüsna’ları “ne güzel isimler, onları çok seviyorum” duygularıyla, çok sevdiği ve özlediği birinin ismini söyler gibi seviyor olsun. Siz ona diyorsunuz ki: “Kardeşim esmalar Allah’ın kanunlarıdır, ef’al âlemi bu kanunlarla yönetiliyor.” Bunu söylediğinizde o kişi, “ya öyle mi?” deyip o duygularını kaybediyorsa olmaz! Böyle bir hal niçin yaşanır? Edebiyatın yerini matematik aldığı için! İşte bizlerin “acaba imanım böyle mi?” diye korkması ve incelemesi gerekir. Çünkü Rasulullah (SAV) Efendimizin açıkladığı imanı, insan Esfele Safiliyn alışkanlıklarıyla anlayamaz, “peki öyleyse, tamam” deyip kabul edemez. Derse bile, bu onun imanı doğru anladığı anlamına gelmez. Çünkü, dünya hayatının tek boyutlu ve tek düze bakış açısından sıyrılıp, evrenin gerçeklerine göre düşünmedikçe, Rasulullah (SAV) Efendimizi anlayamayız, ancak çok boyutlu bakabiliyorsak anlayabiliriz. Bu durumda soru şudur: Biz evrenin kurallarına göre düşünme tarzını, tek düze olmayan çok boyutlu bakış açısını nasıl öğreniriz? Her insan bunu nasıl yapabilir? Bu sorunun cevabı şöyledir: Evrenin Kuralları’na göre yani Esma’ül Hüsna Kanunları’na göre bakış açısı ve düşünme tarzı her Halifetullah vasıflı insanın fıtratında vardır. Bu konuları ve yeteneği birisi öğretmiyor, o var. Ancak fıtratımız gereği olarak bulunan sermayeyi Esfele Safiliyn format örtmüş ve onu inaktif yaparken kendisine ait zannları ve kısıtları da fonksiyonel yapmıştır. Yapılacak şey yalnızca bu Esfele Safiliyn formatı fonksiyonsuz hale getirmektir. Esfele Safiliyn’in pası kalpten silindikçe fıtratımızın sermayeleri fonksiyon kazanır. Fıtratımızdaki bu sermayenin genel ismi Lüb nurudur, Lüb aklıdır. Detaylı bilgiyi “Velinin İlmi Fıtrat Üzere Manalardır” yazılarımızda ve aynı isimli kitapçıkta bulabiliriz.

Mearic Sȗresi 2: ‘’Yalnız kâfirlere azap edilir.’’ Nisa 147 bize buyurmuştu ki; “Şükrederseniz ve iman ederseniz Rabbiniz size niye azap etsin?” Öyleyse kimlere azap ediliyor? Mearic Sȗresi 2. Ayetten öğreniyoruz ki yalnızca kâfirlere azap edilir. “Kâfir” kelimesinin lügat manaları yanı sıra Kur’an açısından formülüne bakacak olursak meal şöyle olur: “Müstakilen Varım ve Muhtarım iddiasında bulunan ve ‘ben duniHi ilahım’ diyen mütekebbirleri cezalandırır, yalnızca onlara azap ederiz.” Bu aynı zamanda Enbiya-29. ayettir de.

Sebe Sȗresi 17: ‘’Ancak nankörü cezalandırırız.’’ “Nankör” kelimesinin lügat manalarının yanı sıra Kur’an açısından formülüne bakarsak meal şöyle olur: “Biz yalnızca “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasıyla ânı ve ânın hallerini, ilan ettiği ilahlık hissiyatına bağlayanı, Allah’ın vermesini ve hükmünü görmezden gelenleri cezalandırırız.”

Ta-Ha Sȗresi 48: “Doğrusu bize azabın yalanlayan ve yüz çeviren üzerine olacağı vahyolundu.” Hz. Musa Aleyhisselam, firavunun karşısına geçip “yalanlayan ve yüz çeviren” tanımıyla iman etmeyenler ve şükretmeyenler üzerine azabın olacağını beyan etmiştir.

Hac Sȗresi 38: “Muhakkak ki Allah, hain ve nankörü sevgisinden mahrum eder.” Hain, Allah’a verdiği sözden caymış, haddi aşmış, asi olmuş ve “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasıyla ilahlık hissiyatını Allah’a karşı eş koşmuş ve buna uygun hayat tarzı oluşturmuş kişidir. Elbette bu halde onun nankör olması, yani ânı ve ânın hallerini “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasıyla ilahlık hissiyatından bilmesi çok normaldir. İşte bu hain ve nankörleri, yani Billahi anlamda iman etmemişleri ve bunun gereği olarak “Allah’tan bilme”yi yerine getiremeyenleri; Allah, Esfele Safiliyn formatlarındaki nefret veri tabanlarıyla baş başa bırakır. Böylece hain ve nankörler dünya hayatında cezalanmaya başlamış olur. Allah onlara fıtratlarındaki sevgiyi açmaz, onlar da Selam esmasının nimetlerinden mahrum kalırlar. Bu tür insanlar “Kazanılmış Değişim”lerini ancak nefret ve nefretin kirlerini çoğaltarak tamamlarlar; karşılığında da cehennemde konuşlandırılırlar. Billahi anlamda iman edenler, bu imanın gereği an ve anın halleri için “Allah’tandır” ve “Allah iledir” veya “illa Billâh” diyerek, şükretmenin herhangi bir derecesinde olarak nefretten ve nefretin kirlerinden temizlenirler; Selam esması kapsamına giren Tahirler olarak “Kazanılmış Değişim”lerini gerçekleştirir ve Rabb’lerinin cennet ikramlarına kavuşurlar.

Bu cümlede çok önemli şu kavramlar geçmektedir: Selam esması kapsamına girmek. Tahir, yani temiz olmak. Hakk Yol’da kazanılmış Değişimini gerçekleştirmek. Allah’ın Rahiym ismiyle inananlara ikramı olan cennet ortamına kavuşmak. Bu kavramlara ait hallerin Talib’de başlaması için Talib’in niyetlenmesi gerekir ve bu niyet de Al-u İmran Suresi 20. ayette Rabbimizin öğrettiği şekildedir: “Eslemtü vechiye lillahi: (Ben) vechimi Allah’a teslim ettim.”

Aynı zamanda bir niyet belirten bu söylemle kişi şunu söylemiş de olur: “Allahım, Esfele Safiliyn format gereği duniHİ algı ve zann’larının tesiriyle “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasında bulunarak kendi namıma “BEN” diyerek, senden ayrı bir “yüz(kişilik)” uydurdum. Bu uydurduğum yüz benim yüzsüzlüğümdür. Ben bütün bu yüzsüzlüklerime sırtımı döndüm. Senin rızanı umarak Haniyf oldum. Benim fıtratımdaki ve Sana ait yüzümü (kişiliğimi) bana kazandır ki ben de bu yüzle Senin adına ve Senin verdiğin yetkiyle “BEN” diyebileyim. Bu hali bana kolay ve güzel eyleyiver, hayrlı ve mübarek eyleyiver ve her halimi de İndinde makbul eyleyiver, Allahım… (Âmin)”

Talib’e Rabbinin verdiği yeni yüz, Talib’de Ahsen-i Takviym yapısında zaten var olan kendi yüzü idi. Ancak bir Esfele Safiliyn macerasından sonra talib fıtratındaki yüzü yeniden kazandı; artık bu yeni hal, talibin Hakk Yol’daki “kazanılmış hali”dir.

“Eslemtü vechiye lillahi” diyerek gayrete giren Talib, Kazanılmış Değişimi ile ortaya çıkan yeni yüzü (kişiliği) ile Kur’an’da; VECİYH (yüz sahibi) olarak tanımlanır (Ahzab 69).

“Kazanılmış Değişim”lerini batıl yolda tamamlamanın karşılığı Allah’ın Rahman ismi gereği ahirette cehennem iken, “Kazanılmış Değişim”leri Hakk yolda gerçekleştiren Tahirlerin karşılığı Allah’ın Rahim ismi gereği ve Allah’ın bir vaadi olarak cennet ile ikramlanmalarıdır. Gerçekler bu kadar açık ve ortada olmasına rağmen Billahi anlamda iman ve şükür konularına rağbet oldukça azdır…

“İnsanların ekseriyeti iman etmez.” (Ra’d 1)

“Hırs göstersen de insanların çoğu mümin olmaz.” (Yusuf 103)

“Muhakkak ki insanların çoğu gerçekten fâsıktır.” (Mâide 49)

“İnsanların ekserisi küfürde diretmektedir.” (Furkan 50)

“Onların ekserisi mümin olmadı.” (Şuara 8)

“Onların ekseriyatı ancak müşrikler olarak (dûniHİ algı ve zann’larıyla) Allah’a iman ederler.” (Yusuf 106)

“Şüphesiz ki Allah insanlara karşı fadl (lütuf) sahibidir, fakat insanların ekserisi şükretmez.” (Bakara 243)

“Şüphesiz ki Rabbin insanlara karşı mutlak bir fadl sahibidir. Lâkin onların ekserisi şükretmez.” (Neml 73)

Ra’d 1, Yusuf 103, Maide 49, Furkan 50, Şuara 8, Yusuf 106 ayetlerinden öğreniyoruz ki: İnsanların ekseriyeti iman etmiyor veya doğru iman etmiyor. Bakara 243 ve Neml 73 ayetlerinden de öğreniyoruz ki insanların ekseriyeti şükretmez. Bu durumda şeytan kendine düşeni yapıyor:

A’raf Sȗresi 17: “Sonra andolsun ki onlara ön yönlerinden, arka yönlerinden, sağ yönlerinden ve sol yönlerinden geleceğim. Onların ekseriyetini şükredenler olarak bulamayacaksın.”

Ayet “inanıyorum” diyenleri ilgilendiriyor, çünkü imanı olmayanın şükür gibi meselesi yoktur. Ayetten öğreniyoruz ki: Şeytanın hedefi, “inanıyorum” diyenlerin şükür ile ilişkisini kesmektir. Bu hedefe ulaşmak şeytan için çok kolaydır, çünkü insan “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasıyla şeytana her türlü kolaylığı hazırlar. İnsan “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasıyla şeytanın vereceği her vesveseden istifade ederek zannlara girmeye, buradan da heva ve heves üretmeye çok uygundur. Ayrıca DuniHi algı ve zann’larını hayat tarzı olarak benimseyen insan, nefretten temizlenmeyi ve temizlenenleri sevmez, onun nefretleri tepe yapar. Bu hayat tarzının ileri gitmişleri, Hz. Lut aleyhisselam ve taraftarları için “onları memleketinizden çıkarın, çünkü onlar fazla temizlenenlerdir” demişlerdir (A’raf 82 ve Neml 56). Ayrıca Kur’an, Müminun Sȗresi 70. ayette, bu hayat tarzını benimseyenlerin Hakk yoldan hoşlanmadığını, bu insanların çoğunluğu teşkil ettiği vurgulamaktadır. Oysa Tevbe-108’den öğreniyoruz ki Allah, temizlenenleri sever.

 

 

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.