DOLAR 18,6290 0.01%
EURO 19,3145 0.09%
ALTIN 1.042,550,05
BITCOIN 302151-1,37%
Afyonkarahisar
10°

KAPALI

06:26

İMSAK'A KALAN SÜRE

NAMAZ DİNİN DİREĞİ ZEKÂT İSLAM’IN KÖPRÜSÜDÜR

ABONE OL
9 Nisan 2014 03:00
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Muharrem Günay 9 Nisan 2014 Çarşamba 03:00:00
  Namaz dinin direği olduğu gibi, zekât da İslâm’ın köprüsüdür. Birisi dini, diğer, sosyal barışı ve huzuru muhafaza eden iki ilahi esastır. Bunun için namaz ve zekât birbirlerine bağlanmışlardır.
Namazla zekâtın birlikteliği/ayrılmazlığı, insanın toplumla olan ilişkisinden ileri gelmektedir. İnsan için namazın önemi ne ise, toplum için de zekâtın önemi odur
Namazla insan nefsini kötülüklerden arındırırken, zekât ile de toplum kendisini kötülüklerden arındırıp, toplumsal barışa ve huzura kavuşacaktır. Yani namaz insanı zekât ise toplumu ıslah edecektir.
Her toplum birbirinden oldukça farklı olan insan gruplarını içerisinde barındırmaktadır. Özellikle zengin ve yoksul gruplar/tabakalar hemen hemen her toplumda var olmuştur. Her toplumda söz ve itibar sahibi olan zengin insanlar mutlaka vardır. Bunlar, genellikle o toplumun ileri gelenleri olarak görülür. Bu ileri gelenler, servetlerini korumak ve çıkarlarını garanti altına almak için güç elde etme ihtiyacını hissetmişlerdir. Bunun için ya mevcut yönetimlerle işbirliği içine girmişler ya da yönetimleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmişler yahut da yönetimi tamamen ele geçirip mutlak güç ve iktidar sahibi olmuşlardır. Ancak, elde ettikleri bu gücü ve iktidarı hak ve adaleti hâkim kılmak için kullanmamışlar; tam tersine hak ve adaleti kendi çıkarlarına uyarlayıp menfaat elde etme yoluna gitmişlerdir. “Hak haklınındır” ilkesi yerine “Hak kuvvetlinindir” ilkesini benimseyip bir hayat felsefesi haline getirmişlerdir. Bunun sonucunda, tarihte efendi-köle, ezen-ezilen, yöneten-yönetilen gibi zıt ve çatışan kutuplar ortaya çıkmıştır. Mesela, firavunlar zamanındaki Mısır’da yönetim firavunların elindeydi; bunların yardımcıları ve vezirler ise o toplumun ileri gelenleri olarak tabir edilen zengin kişilerden oluşuyordu. Sözgelişi, Karun böyle zengin birisiydi ve aynı zamanda da firavunun başdanışmanıydı. Karun o kadar zengindi ki, sadece hazinelerinin anahtarlarını taşımak bile bir topluluğa ağır gelmişti. Bununla beraber, aynı toplumu oluşturan halk ise köle olarak yaşıyordu. Bir tarafta aşırı zenginlik vardı, diğer tarafta ise açlık, sefalet ve zulüm hüküm sürüyordu. Bundan anlaşılıyor ki, o toplumdaki zenginlik toplumsal tabakalar arasında paylaşılmamış, tabakalar arasındaki dengeleri sağlayan zekât gibi sosyal ve iktisadî kurumlar vücuda getirilememiştir. Bu yüzden, o toplum farkında olmadan kendi sonunu da hazırlamış oluyordu. Bırakınız zenginliği paylaşmak, zenginliğin köleler ve ezilen sınıfların sırtları üzerinde kazanıldığını söylemek daha doğru olur. Çünkü Hz. Musa, kardeşi Harun ile birlikte firavun ve ileri gelenlerine gidip, İsrail oğullarını bizimle beraber gönderin dediği zaman, onlar şu karşılığı vermişlerdi: “(Sen) bize, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi döndüresin de yeryüzünde saltanat sadece ikinizin olsun diye mi geldin? Biz, ikinize de inanacak kimseler değiliz.” (Yunus 10: 78)
Hz. Âdem’den başlayarak gönderilmiş olan bütün peygamberler Allah’ın varlığını birliğini ve dinini îlan ederken aynı zamanda haksızlığa, adâletsizliğe, köleliğe ve zulme karşı çıkmışlar, zâlimlerin karşısında, mazlumların yanında olmuşlardır.
Tarih çok zengin ve varlıklı oldukları halde ahlaksızlıkları, haksızlıkları, adâletsizlikleri ve insanlara yapmış oldukları zulümleri yüzünden birçok devlet ve milletin tarih sahnesinden silindiğine şahittir. Yüce kitabımız Kur’an’da da bu kavimlerden ve kıssalarından söz edilir. (Bak. Hud: 65-67; Neml:50-52; A’raf: 78; Hicr: 83-84; Şuara: 158-159 vb.)

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.