DOLAR 16,6186 0.53%
EURO 17,4772 -0.33%
ALTIN 971,980,34
BITCOIN 3449060,46%
Afyonkarahisar
21°

HAFİF YAĞMUR

20:47

AKŞAM'A KALAN SÜRE

NEFRET YOK, KADER’LE DİDİŞME YOK

ABONE OL
11 Mayıs 2017 13:07
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Yılmaz DÜNDAR 11 Mayıs 2017 Perşembe 13:07:18
 

– 97-
Önceki yazımızda her türlü nefretin hastalığa sebep olduğunu, her türlü nefretin mutlaka hastalık olarak çıkacağını; en önemli nefretin kâfirde bulunduğunu, Kur’ân’ın o nefrete Ğıll dediğini; kalbinde ve sadrında Ğıll bulundukça kişinin cennete giremeyeceğini; kafirdeki bu nefretin aslında Allah’tan nefret olduğunu, bu yüzden ona Allah’ı hatırlatan her şeyden (bir kişi, bir olay, bir ses, bir görüntü…) nefret ettiğini paylaşmıştık.
Nefret yasaktır, İslam’da
nefret yoktur, buğz vardır

Peki, mü’min/müslüman nefret eder mi? O da nefret eder ama bilmediği için, farkında olmadığı için, dûniHİ baktığı için. O aslında kendisini dışında zannettiği Allah’a saygılıdır. Kendince Allah’a saygılıdır ama mü’min kardeşlerinden nefret eder. Bu nasıl bir nefret? Onların zatlarından nefret! Zatlarından nefret eder. Nefretin hastalığa dönüşmesinin sebebi de budur; “zat”tan nefret etmektir, Allah’ın zâtından nefret etmektir. İnsanlarla ilgili olarak da kişi nefretini insanın zatına yönlendirir, onun zatından nefret eder; o da kişide mutlaka hastalığa dönüşür. Öyleyse şöyle diyelim: Nefret yasaktır, hele zattan nefret çok tehlikelidir. İslam’da nefret yoktur, buğz vardır. İyi bir mü’min gerektiğinde buğz eder. Buğz kişinin yüklendiği rolle ilgilidir. Mü’min buğz etmekle o role katılmadığını belirtir, “Bu rol Allah’ın rızasına uygun değil” der. Onun bu bakışı kişinin zâtıyla değil rolüyle ilgilidir, rolü değişirse bakışı da değişir. Kişinin rolünden mi yoksa zatından mı nefret edildiği bazı cümlelerden tanınabilir. “Artık ağzınla kuş tutsan olmaz” gibi cümleler bu kapsamdadır; anlarız ki kişinin zâtından nefret ediyor. Zattan nefret ettiği için bu ondan bir hastalık olarak mutlaka çıkar. Mü’min buğz eder, buğz zatla değil, rollerle ilgilidir. Daha ilerisinde buğz da etmez, o sadr genişlemesi ile ilgilidir. Sadrı dar olan ise buğzunu nefrete, düşmanlığa çevirir, hatta kavgaya dönüştürür. Bu yüzden, Dîn’i anlatmak için, yani Tebliğ yapmak için sadrın en az iki basamak genişlemiş olması gerekir. “İnşirah” kitapçığında bunu paylaştık, orada bahsettiğimiz iki aşamalı genişleme olmalı ki nefret ve buğz kalksın, tebliğde insanlarla ilişkisi ona göre olsun.
Kaderle didişirsen o sende hastalığa dönüşür
Demek ki: Kaderle geçinemeyenlerin kaderle didişmeleri hastalığa dönüşür. Kişi, kaderi anlayamamış da kaderle didişiyorsa o bir hastalığa dönüşür. Bir örnekle anlamaya çalışalım. Konserve şişesinin kapağı bombe yapmışsa, şişmişse zehirlidir. Eğer siz kapağı bombeleşmiş, küflenmiş, bozulmuş o konserveyi yerseniz zehirlenirsiniz. Yeni ambalajlarda uyarı bile koymuşlar, kapağın şişkinliği şu seviyeye gelmişse zehirlidir diye. Kapağı çökük olmalı, hafif bir çukurluk olması gerekiyor. Clostridium bakterileri özellikle de Clostridium perfringens gaz üretir, o da kapağı şişirir. O düzeyde üremenin olduğu bir konserve kullanılmışsa şiddetli zehirleme yapar. Ama kişi onu bilmiyor, konserveyi açtı, yedi. Bilmiyor diye konserve onu zehirlemeyecek mi? Bilmemesi ölçü değil. Zehirler. Nefret de böyledir; “Ben kaderin öyle olduğunu bilmiyordum” demen bir şeyi değiştirmez. Kaderle didişirsen o sende hastalığa dönüşür. Çünkü vücud, Sahibi’yle didişene hizmet etmez.
“Keşke” ifadesi bir didişmedir. Bir kişi geçmişindeki herhangi bir şeye “keşke” diyorsa kaderle didişiyordur. “Keşke şöyle olsaydı veya olmasaydı” diyorsa, bir pişmanlığı acıya/şikâyete çevirmişse bu onun bir türlü zihninden çıkmadığı gibi içini yakmaya da başlamıştır. O şimdiden yanmaya başlamış, içi yanıyor. “Şu konu açıldı mı hâlâ içim yanar, keşke öyle olmasaydı” der durur. “Niye?” dersiniz. “O zamandan, o olaydan beri hayatın tadı kalmadı” der. Bu haliyle o kişi neyi çağırır biliyor musunuz? Şeker hastalığını! Hayatın tadı kalmadıysa vücudun da tadı kalmaz. Kaderle didişmek böyle tehlikelidir.
“Keşke” dememeli, şımarmamalıyız
Kaderle didişme göstergelerinden birisi de sürekli çocukluğuna, önceki yıllarına dönme isteğidir. Şu anki hayatını bir türlü sevmez, sürekli “Keşke şu yaşta olsaydım, keşke …” der durur. İlerleyen yaşlardaki beyin hastalıklarının önemli bir sebebi de budur. Çocukluğa dönme arzusu beyni iflas ettirir.
Bazıları da Allah’ın emirlerini sindiremez. Bir şekilde dünyayı beğenmez, gidişatı beğenmez, yani Allah’ın dileğini bir türlü içine sindiremez. O duygular da boşa gitmez, onlar da onda hastalığa dönüşür..
Hastalandı, hastalıkların seyir süreci de enteresandır. Kâfir genellikle şifa bulur. Şımarması için! Çünkü o iyileşince şımarır. Duâ bile etmedi, iyileşti. Bunu ima eden veya açıktan ifade eden laflar da eder. Nasıl iyileştin diye sorarlar. Hep kendime güvendim, egomu yükselttim, özgüvenimle yendim, şunu yaptım, bunu ettim… Eğer onu coştururlarsa, üstüne bir de “Şu hastalığı nasıl yendim?” kitabı yazar. Açar okursunuz, tamamen Allah’a isyan! İşi Allah’a bağlamayan öğütlerle dolu bir belge! Bu anlatımlarında eğer inançlı olduğundan bahsedecekse “Müstakilen var ve muhtar” olarak bahseder, îman duygusundan bir ilaç olarak değerlendirmeler yapar. Onun için mesele Âmentü Billâhi idrakıyla iman değildir, yazdıklarının konusu da bu imanın gereği değildir. Niçin? Çünkü bu haliyle o da kendisini bir yere hazırlıyor. Âyet diyor ki; biz ona veririz, memnun olur ve şımarır. Öyle şımarır ki onun canını çok şımarık, çok rahat olduğu bir anda alırız. Çünkü hastalıktan kurtuluşunu, şifayı Rabbine bağlamadı.
Müminler de hastalanır
Bazı mü’minler de hastalanır; hastayken çok duâ ederler, Allah da şifa verir. Ama ertesi gün Allah’ı unuturlar, işi başka şeylere bağlamaya başlarlar. Daha dün yalvarıp duruyordu; türbeler, oralar, buralar, ne dense, neresi söylense gidecekti… Ne oldu? Bir anda hepsi bitti, Allah’ı unuttu. Bu söylediklerim hep âyet meâlleri!
Bir mümin kul vardır; hasta olur, şifa bulur ve hastalıktan sonra teslimiyeti artar, çok daha ileri bir teslimiyet başlar. Ona hastalık güzel gelmiştir elhamdülillah.
Bir de bazı mü’minler ve onların hastalığı vardır ki çok özel bir konudur, belki ileride konuşuruz. O hâlin bu tanımlarla ilişkisi yoktur, çok farklı bir şeydir. Onlara hastalık verilir ama; o içi santim santim muhabbet dolu bir hastalık görüntüsüdür…
Şöyle bir özetlersek;…
Açtığımız parantezi kapatıp konumuza dönelim. “DuniHİ algı, Muhtariyeti Tercih Gücü ve Mütekebbir Davranış” konulu 26. Tefekkür Sayfamız ile bugünkü yazımızı tamamlayalım:
“Yaratılmışların birbirlerine göre “var” olmaları, kesret nuru’nun görüntü sağlama mekanizmasıyla oluşur ki; bu durum, günümüz bilimsel bulguları ışığında hologram prensipleriyle açıklanabilmektedir. Ef’al âlemindeki bu “var” oluş, renk farklılıklarıyla ayırt edilen, şekilleri farklı suretler olarak görülür. Bu suretlerin hareketlerinden ise zaman kavramı ortaya çıkar. İnsanın “kendinde kendine göre var” olan hali ise, kesret nuru kaynaklı değildir. Bu “var” oluş hologram prensiplerine tabi olmadığı için renk ve şekli de yoktur. Kesret nuru ortamında ama doğrudan Rububiyet nuru kaynaklı olarak bulunur. Dolayısıyla varlığını kesret nuruna bürünerek yansıtır. İnsandaki “Ben” diyebilme yetkisi, yaratılmışların birbirlerine göre “var” hallerine değil, işte bu “kendinde kendine göre var” olan hale aittir. İnsanın “Ben” diyebilmesi ona verilmiş önemli bir imtiyaz ve ayrıcalıktır. Allah’ın kendi “BEN” demesinden “KÜN” emri ile başka “Ben” diyebilen kullarını yaratması sonucu olan, insanın bu “Ben” demesi hiç kaybolmaz ve yok olmaz. İnsan “yok” olabilir, “Ben” denilmesi yok olmaz. İnsan geçicidir, “Ben” diyen Bâki’dir.
İnsanda” kendinde kendine göre var” olan hal, Allah’ın Kendini Hissetmesi’nden payını aldığı için, insan bu “var” halini “Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu” ile algılar ve bilir. İnsan algıladığı bu varlığına “Ben” diyerek onu takdim eder ve bu haline “kul zat” özellik kazandırır ki, bu “kul zat” o insanın “nefs”ini teşkil edip, nefs-i vahide’den gelir. Tâlip “seyr-i sülûk”ünü, işte bu “kendinde kendine göre var” hali üzerinden yürütür ve her nefs mertebesinde de kendisine “Ben” der. Talibin seyr-i sülûk sürecinde kurtulmaya çalıştığı şey kendisine “Ben” diyor olması değildir. İnsandaki “kul zat”a “Muhtariyeti Tercih Gücü” yetkisi verilmiştir. Bu yetkinin esası “Muhtariyet Gücü”dür. İnsan dünya hayatında Hakk ve Bâtıl arasında bir tercih yapabilmesi için yetkiye “Tercih” sorumluluğu kazandırılmıştır. Bu “Tercih” sorumluluğu insanda dünya hayatı sürecinde emaneten vardır ve ölümü tatmasıyla birlikte kaybolur. İnsanın yüklendiği bu emanet onun dünya hayatındaki imtihanının sebebi olmuştur. Ahirete intikal ile “Tercih” kaybolunca insan, hesap günü, cennet ve cehennemin meşru alanlarında, meşru işleri için kullanmak üzere “Muhtariyet Gücü” yetkisi ile yola devam eder.
İnsanın “kendinde kendine göre var” hali, “Ben” diyebilme ayrıcalığı, Muhtariyeti Tercih Gücü, esma-i külleha yani tüm esmaları içeren özellikli Kalb’ı, dünya hayatı şartlarında sınırsız sayılabilecek kapasiteli beyni ve bütün bunları birleştirebildiği “kul zat”ı sayesinde insan dûniHi bir algıya girer. Bu dûniHi algı insanın esfele sâfiliyn yaşantısının temelini ve gereğini oluşturur. Bu sebepten, insan kendisini bu algı ile yaşarken bulur; böylece esfele sâfiliyn’e reddedilmiş olur. DûniHi (Dûnillah) algı “Allah’ın dışı varmış zannı” algısı olup insan için çok kuvvetli, güçlü ve esas özelliktedir. İnsan kendini içinde bulduğu bu “dûniHi algı”nın bir zann olduğunu dünya tecrübesiyle fark edemez. Dünya yaşantısında edineceği tecrübeyle bunu fark edebilmesi ve bundan kurtulabilmesi mümkün değildir. Bu durum, insanlara Allah’ın bildirmesiyle öğrenilmiş bir konudur, ancak bu yolla fark edilebilir.
“Kul zat”ın ahseni takviym yapısının dûniHi algısı yoktur. Bu sebepten, dûniHi algı ve bu algının zann’larıyla hareket eden esfele sâfiliyn özellikli nefs, artık “nefsin şerri” diye tanımlanır. Kesret âleminin görüntülü olan pozisyonu “vehim” adı altında tanımlanır ve bu “vehim” tanımı dûniHi değildir, temelini ise Esmâ’ül Hüsnâ Kanunları teşkil eder. Esfele sâfiliyn özellikli “nefsin şerri”, bu vehim yaşantısını dûniHi algılar. Bu sebepten, nefsin şerrinin “vehim”den kaynaklanan dûniHi algısına “Vehmin Zulmeti” denir. Böylece; esfele sâfiliyn, nefsin şerri ve vehmin zulmeti faktörlerinin hâkim olduğu bir dûniHi algı ve bu algının zann’larından oluşan bir hayat tarzı insan için doğallaşır. DûniHi algı ve zannlarıyla Allah’a yönelmeyi veya Allah konusunu bu zann’larla değerlendirmeyi Kur’ân MÜTEKEBBİR davranış olarak belirtmiş, bunun karşılığının CEHENNEM olduğunu bildirmiştir.”

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.