DOLAR 16,6995 -0.02%
EURO 17,5054 -0.2%
ALTIN 968,22-0,15
BITCOIN 3428362,45%
Afyonkarahisar
24°

AÇIK

13:13

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

SECDE’DEN KADER’E

ABONE OL
10 Nisan 2017 13:25
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-70-
Secde etmeyeni (mütekebbiri) çok geniş ele aldık ve tanıdık. Biz mütekebbir değil secde eden olmak istiyoruz dedik. İşte artık bu hali ders etmeye çalışalım. Secde-15: “Bizim ayetlerimize şu kimseler îman ederler ki, (onlara) bu şekilde hatırlatma yapıldığında secde ederek düştüler ve hiç müstekbir davranmayarak Rablerini hamdı ile tesbih ettiler.”
Allah’a secde esasen neyin sûretidir, bunu tefekkür etmek lazım. Özellikle salâtlarımızdaki birinci secde neyin sûretidir? Birinci secde iç içe ilerleyen bir kaç şeyin sûretidir ama önce şunun sûretidir: “Allahım Müstakilen VAR ve Muhtar olan ancak SENSİN, o iddiayı reddettim” diyen kuldaki iddianın yokluğunun sûretidir. O yüzden ona Yokluk Secdesi derler. Bu anlaşılmazsa kişi “Secdede nasıl yok olacağız?” diye sorar. Sen yok olmayacaksın, iddian yok olacak. Salâttaki ilk secde, bu iddiayı yok etmenin sûretidir, işaretidir, harfidir, şeklidir.
Secde bir teslimiyet işaretidir
Kişi “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasından Allah’a karşı öyle utanır ki o utancıyla o iddiadan sıyrılır çıkar. Hayatını ve fiillerini hemen uygun hale getirememiş olsa da o iddiadan vazgeçer. Bir karar vermek lazım. “Şu şöyle diyor, bu böyle. Vazgeçsem mi geçmesem mi?” diyerek kurtuluş olmaz. Bir atasözü var, atı alan Üsküdar’ı geçti, sen daha buradasın. Çok önemli bir hastalığın var, âcil ilaç içmen lazım, ama sen prospektüs incelemekle meşgulsün. İlacı iç, iç de kurtul. Teslimiyet budur, îman budur. Güvendiğin birisi sana ilaç vermiş, vaktin de yok, çabuk iç! Aksi halde ilacı içen Üsküdar’ı geçer, sense prospektus inceler durursun. Bunu fark eden kul öyle çabuk davranır ki; bu yüzden âyetteki “düşme” o çabukluğu da ifade eder. O kul öyle çabuk davranır da iddiasından öyle hızlı çıkar ki secdeye düşer? Normal hayatta “Birden şu işin içine düştüm” deriz. Bir konunun içine düşmeniz o kadar hızlı ve çabuk olmuştur ki böyle dersiniz: Öyle anlattı ki birden konuya düştüm. Ayetteki de sizin yere düşmeniz demek değildir, hızla idrak boyutu değiştirmenizdir. Kişi hızla dûniHİ idraktan vazgeçer, onu reddeder, Billâhi idraka teslim olursa o halin bir mânâsı budur: Allah’a secde etti ve düştü.
Bu hâlin zâhiren çok makbul gösterim şekli secdemizdir. Secdede zâhiren bu harfi/şekli sûretlendirmeniz sizin teslimiyetinizin işaretidir. Teslimiyetin şeklen gösterimi alnın yere değmesidir. “Alnımın yazısı” dersiniz ya, onun gibi düşünün. Hûd Sûresi 56. âyet diyor ki; “Onları alınlarından çekeriz (oradan yönetiriz).” Seni alnından yönetiyor. Oradan kaynaklanarak beynin önemi anlaşılsa da aslında oradaki beyin değildir. Oradaki his Kalb’tir. Organ beyin olabilir ama orada “BEN” diyen kalbtir, senin kalbındır, nefsindir. Ama nefsinin sembolü, yeri, odak noktası orasıdır. Siz onu yere koymakla ona bir nevi haddini bildirmiş olursunuz; o hareket teslimiyet işaretidir. Bu normal hayatta da karşılaşılan bir şeydir. Allah muhafaza etsin, güç sahibi olan birisi diğerine gücünü göstermek için onu yere yatırır, ona etek öptürür. Secde bir teslimiyet işaretidir. Siz alnınızı yere koymakla “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddianıza sebep olan alnınızdaki gücü sahibine teslim edersiniz. Secde böyle bir harftir/şekildir; “Allahım Müstakilen VAR ve Muhtar ancak SENSİN, Lâ ilahe” demenin şeklidir, onun harfidir. Burnunu yere değdirmen ise, “Bu iddiayla kendini bir şey zanneden halimin burnunu yere sürttüm Ya Rabbi” demektir. Secdeyle siz, iddiacı yapınızın burnunu yere sürtüp “Beni saptırtan o halin aklı başına gelsin” dersiniz.
Öyle bir tespih ki…
Onlar, kendilerine hatırlatma yapılınca böyle davranır, kendi adlarına BEN demek söz konusu olmaksızın secdeye kapanırlar. Çünkü onlar artık Rablerini hamdı ile tesbih ederler. Bizim için şu çok önemlidir: Kendi adıma mı “BEN” diyorum, yoksa Allah’ın adına mı? Bunun artık gündemimizden çıkması lazım. Biz hâlâ onun önemini konuşuyoruz ki bu şuna benziyor. Bir etkinlik var ki orada eğitimin önemi konuşulacak. Bizim gençliğimizde konferanslar hep öyle olurdu: Çevrenin önemi, eğitimin önemi, tarımın önemi, ormanın önemi… Yani hâlâ önemi tartışılıyor, henüz amel yok. Biz de hala sürekli işin önemini konuşuyor oluruz. Çünkü henüz önemi noktasında birleşememişiz! Dolayısıyla, âyet diyor ki: “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasından sıyrılın, önemini tartışmak artık bitsin, bilginiz amele dönüşsün.
Onlar artık o iddia söz konusu olmaksızın “Sübhânallahi ve Bihamdihi” derler.
Bu öyle bir tesbihtir ki “söyleyenin öyle bir iddiası yoktur” değil, “böyle bir iddia söz konusu değildir” diyorsunuz. “Sübhânallahi ve Bihamdihi” Allah’ın çok hoşnut olduğu bir tesbih diye bilinir. Bunu insanca düşünmeyin, o “Bu sözü duyunca hoşlanıyorum” demek değildir. “Sübhânallahi ve Bihamdihi” mânâ olarak şirkten küfürden o kadar uzak bir sesleniş ki başka Müstakilen VAR ve Muhtar orada söz konusu bile değildir.
Allah nefslere “Rabbiniz ben değil miyim?” dediğindeki onların halleri Esfele Sâfiliyn değildi, Ahseni Takviym idiler. Bu yüzden “Allahım, Rabbimiz sensin” seslenişini öyle bir huşu ve mutlulukla söylediler ki… Zaten Allah, “Rabbiniz BEN değil miyim” emrini kuluna haz verici öyle büyük bir ahenkle duyurdu ki mest oldular, huşu içinde “Rabbimiz sensin” dediler. Çünkü henüz Esfele Sâfiliyn nedir bilmiyorlar. Onlar için bu bilginin dışı yok, dûniHİ algı söz konusu değil. İşte “Sübhânallahi ve Bihamdihi” hali öyle bir şey…
Secde edenleri nasıl da sevdi Rabbimiz!
Ebu Hureyre radyallahu anh’den rivayetle bir hadis: “İnsanoğlu secde âyetini okuyup secde ettiğinde şeytan ağlayarak çekilir; ‘Eyvahlar olsun, Âdemoğlu secde ile emrolundu, secde etti ve cenneti kazandı. Ben ise secde ile emredilince direndim ve sonum ateş oldu’ der.”
O zaman bu iki yoldan birini seçeceğiz: Direnen ve sonu ateş olan mı, yoksa Rabbimizin dediği mi? Lütfen çok akıllı davranıp şeytanın deneyiminden yararlanalım. Şeytana secde emredildi ama o; “Secde edenlerden olmadım, tereddüt ettim, ikileme düştüm, direndim, karşılığı ateş oldu, cehennemle cezalandırıldım” diyor. Bu tecrübeden yararlanalım.
“O melâikenin hepsi toptan secde ettiler. İblis müstesna. O mütekebbir davrandı ve kâfirlerden oldu.” (Sâd; 73-74)
Hadisten ve ayetlerden öğrendik ki; mütekebbir olmayanlar kendilerine hatırlatma yapılınca (bu âyetler söylenince) hemen secdeye düştüler, yani dûniHİ algı ve zannlarını reddettiler, “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasını hemen reddettiler, “Müstakilen VAR ve Muhtar ancak Allah’tır” dediler, bir kere duyunca bu iddiadan sıyrıldılar ve bunu şeklen sûretlendirmek için de secdeye kapandılar, alınlarını yere koydular, teslim oldular, burunlarını sürtüp kendilerine doğru yolu gösterdiler. Ama bu olayı görünce şeytan dedi ki: Eyvah, Âdemoğlu müstakilen VAR ve muhtar olmadığını öğrendi, bunu yapanlara artık gücüm yetmez. Bir başka âyette; “Bütün kullarını saptıracağım. Ancak ‘Müstakilen VAR ve Muhtar iddiasından vazgeçtim’ diyenler hariç. Çünkü onlar secde ettiler, cenneti kazandılar. Bana bu daha önce teklif edilmişti de secde etmemiştim, sonum ateş oldu.”
Sâd 73 ve 74. ayetlerde bize Hz. Âdem aleyhisselam yaratıldığındaki olay öğretiliyor: Melaike toptan secde etti. İblis hariç. O secde etmedi. Çünkü o mütekebbir davrandı ve kâfirlerden oldu. Yani o kendi adına bir varlık iddiasında bulundu. Allah ona secdeyi önerdiği halde o; “Şöyle yapacağım” diyerek kendi hüküm verdi, “Ben de hüküm sahibiyim” dedi, böylece kâfir oldu. İşte iki yol! Şeytanın bu tuzağına düşen insanlar varsa, bu âyet onlara sesleniyor:
“Eğer insanlar (Allah’a karşı) müstekbir davranırlarsa; (bilsinler ki), Rabbinin indinde bulunanlar hiç usanmaksızın gece ve gündüz O’nu tesbih ederler.” (Fussılet-38)
Bu hitap insanlar için! Çünkü başka âyetlerden öğreniyoruz ki; insan dışında yani Allah’a kulluk etsin diye yaratılmışların dışında yerde ve gökte ne varsa hepsi secdede ve tesbihatta! Ama siz onu anlayamazsınız. Âyet der ki; Buna rağmen insanların bir kısmı secde etmez. Secde etmeyen etmesin. Eğer müstekbir davranıp Allah’a secde etmeyen varsa, o iddiadan vazgeçmeyen varsa bilsin ki, Rabbinin indinde bulunanlar hiç usanmaksızın gece gündüz O’nu tesbih ederler. Secde edenleri nasıl da sevdi Rabbimiz! Nasıl bu tarafa aldı, onu kendi tarafına çekti ve örnek gösterdi; “Böyle yapanlar var” dedi.
Kader kültürünü anlayıp ona
uygun hayat tarzı oluşturmak

A’râf-206: “Muhakkak ki, Rabbinin indindekiler O’na müstekbirûn olmaksızın kulluk ederler, O’nu tesbih ederler ve O’na secde ederler.” (secde âyetidir)
Bu âyetle birlikte anahtar kelime bir kez daha vurgulanmış oldu: Mütekebbir davranan! Öyle davranan ‘İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn’ demez, derse de kabul edilmez. Öyleyse bu anahtar kelimeyi iyi öğrenmek ve mütekebbir davranışlardan kendimizi temizlemek gerekir. Ama önce iddiayı reddetmek, o iddiaya “Lâ” demek lazım.
“Rabbinin indinde öyleleri vardır ki böyle yaparlar.” Ayetteki bu kapsam için alt sınır, kulların bu iddialarından vazgeçmeleri ve ona uygun davranmalarıdır. Yani “Semi’na ve eta’na; ya Rabbi, uyarını duyduk ve uyduk” demeleridir. “Âmener Rasûlü” ayetlerinden öğreniyoruz ki bu davranış kulu Allah indinde makbul yapar. Bunu diyen ve gereğini yapan kişi “Rabbinin indindeki” kişidir. Sınır budur, buradan başlar. Uyarılara; “Semi’na ve eta’na, ğufraneke Rabbena” diyen kul, Rabbinin indinde makbul kuldur; indindeki kul odur, o kul “İndimizdekiler” sınıfına girer. Bu deklarasyonla birlikte nefsinin idrakını ve ona uygun hayat tarzını yükselterek bu sınıfa girer ki bu hal doğrudan kader kültürü ile ilgilidir. Kader kültürünü anlayıp ona uygun hayat tarzı oluşturabilen Rabbinin indinde farklı statüde bir kul olur. Ancak, “İndindekiler” ifadesinden yalnızca ileri statüde olanlar anlaşılırsa birçok müslümana haksızlık olur. İnşaAllah bunu şöyle anlamalıyız: “Müstakilen var ve muhtar olan ancak Allah” imanıyla “Âmentü Billâhi ve Rasûlihi” deyip hemen peşine “Semi’na ve eta’na” diyen bir müslümandan itibaren hepsi “Rabbinin indindeki” sınıfa girer inşâAllah.
Mütekebbir anahtar kelimesini âyetlerle tanıdık ve Mütekebbir davranışlardan da korktuk. Ve secdeye talip olduk. Mütekebbir davranışlardan kurtulmak ve o davranışların şerrinden korunmak için Allah’a sığındık. Bunu bir hayat tarzı haline getirebilmek arzusuyla “semi’na ve ata’na/işittik ve itaat ettik” dedik. Ancak bunun hayat tarzı haline gelmesi için, mütekebbir halin bizde nasıl açığa çıktığını Kur’ân’dan ders edip öğrenmemiz gerekir ki işi kaynağından kapatalım.
“İşi kaynağından kapatmak” kader kültürüne uygun davranmaktır. Biz işte şimdi oraya geldik, “Bu işleri yaparken kader kültürüne nasıl uygun davranacağız?” noktasına geldik.

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.