DOLAR 16,7832 0.34%
EURO 17,4971 -0.28%
ALTIN 974,310,49
BITCOIN 322407-5,35%
Afyonkarahisar
24°

AÇIK

13:13

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Edep; Ya Hu -6-

ABONE OL
22 Ekim 2019 13:15
0

BEĞENDİM

ABONE OL

KÂFİR VE NANKÖRLER ALLAH YERİNE MÜTEKEBBİRLİK YAPTIKLARI İÇİN SUÇ İŞLİYORLAR. KÂFİRLİK VE NANKÖRLÜK BUDUR!
Nisa-147’de Rabbimiz bize buyurdu ki: Eğer iman ederseniz ve şükrederseniz Rabbiniz size azabı neylesin. Öyleyse kimleri cezalandırıyor? Kâfirleri! Bunu imanla ilişkilendirerek bu ayet kapsamında tasnif ederek söylersek; Rabbimiz doğru iman etmeyenleri veya hiç iman etmeyenleri veya şükürden uzak olanları yani gerçek manada şükrü tanımayanları, bilmeyenleri yani nankörleri cezalandırıyor. Kuran’ın cezalandırdığı bunlar: Kâfirler (doğru iman etmeyenleri veya hiç iman etmeyenler) ve nankörler (şükürden uzak olanlar, gerçek manada şükrü tanımayan, bilmeyenler). Çok korkmamız gerekiyor, çünkü “biz bunları cehennemin narına atarız” buyuruyor. Kâfir ve nankör olanların ortak özelliği neydi? Mütekebbirlik! Onlar mütekebbir oldukları için kâfirler, mütekebbir oldukları için nankörler. Mütekebbirlik, mütekebbir olmak nedir, kötü bir şey midir? Aslında Mütekebbirlik kötü bir şey değildir, çünkü “Mütekebbir” Allah’ın ismidir. Peki, yanlış olan, kötü olan nedir? Suç olan, yanlış olan, kınanan, Allah yerine mütekebbirlik yapmaktır. Kâfir ve nankörler Allah yerine mütekebbirlik yaptıkları için suç işliyorlar. Kâfirlik ve nankörlük budur! Düşünün ki, birisi polis değil ama gitmiş polis elbisesi giymiş, gelmiş orada burada polislik yapıyor, ceza kesiyor falan. Onun bu yaptığı suç! Suç olan polis olmak değil ki, polislik taslamak, polis gibi görünüp kandırmak suç. Biz yaşarken polise değil sahte polise kızarız değil mi? Mütekebbirlik de böyle bir şey. Dolayısıyla, Allah’a ait bir vasıf olan kibre (mütekebbirliğe, kibriyaya) kızmak, kibri (kibir manasını) kınamak yanlıştır. Allahuekber! Kibir Allah’ın vasfıdır, Allah’ın vasfını siz nasıl kınarsınız? Kibriya ancak Allah’a aittir. Bunu fark eden bir kul nasıl kalkıp da “kibir kötüdür” diyebilir. Ancak şu denebilir ki ayetlerde kınanan da odur: “Allah adına (o vasfı suistimal ederek) kibirli davranmak kötüdür.” Bunu dersiniz ama kibri (kibir mevhumunu) kötüleyemezsiniz. Ama bir siz onun yerine (o vasfa sahip çıkarak) kibriya gösteriyorsanız bu kötüdür. Bir kişi Allah’ın ona emaneten verdiği “BEN” deme yetkisini gasp edip kendi benliğini müstakilen var ve muhtar sanarak “ben de mütekebbirim” diyorsa o kötüdür. Bu halde miyiz, bunu nasıl anlarız? Eğer biz “Müstakilen Var ve Muhtar” olanın Ehad olan Allah olduğunu bilmiyorsak, yine biz Allah’ın dışı var ve orada müstakil ve muhtar olarak biz de varız demek olan “duniHİ idrakı” bilmiyorsak, bunları anlamamız, fark etmemiz mümkün olmaz. O zaman biz ayetlerdeki kibri okudukça dışarıdaki kibre kızar dururuz. Bu doğru olmaz. Allah Ekberdir; Mütekebbirdir; kibir Allah’a aittir. Eğer birisi kendini Allah’ın dışı var da orada yaşayan müstakil bir varlık zannederse yani “ben de Ehad’ım” derse ona kızarız, o iddiayı reddederiz! Deriz ki, sen sahte Ehad’sın. Kur’an ona “sen asisin, sen yalancısın, sen iftira ediyorsun, sen yoksun” diyor. Çünkü başka bir Ehad yok, dolayısıyla o batıldır, Hakk değildir. Ama bu duruma düşüp düşmediğimizi nasıl fark edeceğiz? Bunun şartı, kişinin “Müstakilen Varım ve Muhtarım” iddiasını bilmesi, fark etmesidir. Eğer bu iddiayı önemsemezse, onu uydurulmuş bir kavram zannederse olmaz. Efendimiz (SAV)’in bunu öğrettiğini göremiyorsanız ve duniHİ idrakı fark edemiyorsanız, bunları anlayabilmeniz, görebilmeniz mümkün değil.
AZAPTAN KURTULMAYI GARANTİLEMEK İÇİN ÇALIŞMAK LAZIM
Nisa 147. ayette korkutulduğumuz azap şartlarından, orada bahsedilen azaptan kurtulabilmemiz için çalışmak bizim önceliğimiz olmalı. Çünkü eğer korunmazsak, algımızı ve halimizi değiştirmezsek garanti olan şey azaptır! Öyleyse o azaptan kurtulmayı garantilemek için çalışmak lazım. Bu amaçla, bu ayet bize şunu öğretiyor: Eğer iman ederseniz ve şükrederseniz siz azaptan kurtulabilirsiniz. Kur’an’dan öğreniyoruz ki, eğer şükredebilirsek ve iman edebilirsek! Öyleyse bu ikisine deli gibi dikkat etmemiz lazım: Demek ki doğru iman ve doğru şükür; bu ikisi bu kadar önemli şeyler!
Bu kapsamda olanlar kimler sorusu aklınıza gelebilir. Bunu düşünürken, eğer velayetin başladığı nokta olan B sıfır noktasını geçmiş olanları düşünürsek doğru ama eksik düşünmüş oluruz. Evet, B sıfır noktasındaki kişi imanı (idrakı) yanı sıra halini yani ilmihalini de makbul imana uydurmuştur, B sıfırdan itibaren idrak böyledir. Ama biz bu “doğru iman ve doğru şükür” kapsamında olanları düşünürken doğru imanı duyup kabul etmiş ama halini o imana henüz uydurmamış olanı da, o yolda gayret edeni de bu kapsama almalıyız. Bunu Fatır Suresi 32. ayetten ve bu ayet hakkında Efendimizin yaptığı açıklamadan öğreniyoruz. Bu ayette üç sınıf sayılıyor: Nefsine zulmedenler, muktesıdler (mutediller) ve mukarrebun (hayratta öne geçmiş olanlar). Ayete baktığımızda, B sıfır noktasına gelmeye çalışanları da cennet kapsamına aldığını görüyoruz, Efendimiz (SAV)’in bu ayeti tefsir eden hadisindeki açıklaması ile anlıyoruz. Bu yüzden yalnızca B sıfır noktası ve ilerisi böyledir dersek çok zorlaştırmış oluruz, çünkü Rabbimiz hepsine açmış kapıyı; “onların noksanını gidereceğim” diyor. Efendimiz (SAV) hadisinde buyuruyor: “Onlar mahşerde hapsedilecekler. Onların noksanı neyse Rabbim rahmetiyle merhametiyle giderecek ve böylece onlar da cennete kavuşacak.” Bu üç sınıftan birisi bunlar işte…
BİZ ÖNCE “NASIL BİR İMAN?” OLMALI, BUNU ÖNEMSEYECEĞİZ.
İKİ ŞART VAR: DOĞRU İMAN VE ŞÜKÜR!
Doğru iman ve doğru şükür konusunun önemi biraz fark edildi mi inşaAllah? Biz son yazılarımızda bir kaç ayeti ele aldık ama iman konusunda Nisa Suresi 136. ayet ve diğerlerini hatırlayıp bakın lütfen. Korkup, sığınıp “öyleyse nasıl bir iman?” diyene seslenen “ya eyyühelleziyne amenu, aminu billahi…” ayeti (Nisa-136) gibi ayetler var, onları bulup tefekkür edin. Bu telaşla biz önce “nasıl bir iman?” olmalı, bunu önemseyeceğiz. Ama bu iman salih amelsiz olmuyor dediğimizde ilmihal devreye girecek. Doğru inanmış kişinin hali, yaşantısı ilmihal olmalı! Biz zaten Onun (Efendimiz SAV’in) haline, yaşantısına bakarak çıkaracağımız şeye “ilmihal” diyoruz. O ilmihalin çıkabilmesi için makbul bir imanın olması lazım. Günümüzde de, idraken ve amelen Efendimizi takip eden (yani doğru imana ait fiiller ortaya koyan) kişiyi incelediğinizde ilmihal ortaya çıkar. Zaten ilmihaller, imanı ve hayatı ayetlere, hadislere uygun olan kişilerin incelenmesiyle ortaya çıkmıştır. Önce ilmihal vardı da sonra kişiler hayatlarını ona uygun hale getirdi değil. Sonradan ilmihal oluştu. Çünkü onların hallerinin ilmi o! Peki, onların hallerinin şartı nedir? Nisa-147den anlıyoruz ki o halin iki şartı var: İman ve Şükür. Doğru iman ve şükür! Doğru iman ve şükür ne demek? Bu sınıfa girebilmek için bizim bunu çok önem vererek incelememiz ve araştırmamız lazım. Biz nasıl iman edeceğiz ve nasıl şükredeceğiz ki bu kapsama girebilelim? Bu “çok şükür “demekle oluyor mu? Hiç öyle değil. Hiç “şükür” demese bile kişi bu hale girmişse hali ayette bahsedilen şükür halidir belki de. O zaman biz doğru iman ve doğru şükür kapsamına nasıl gireceğiz? Bunu düşünüp tefekkür edeceğiz. Bunu test edebileceğimiz ayetler var: Ne yaparsak iman eden, ne yaparsak şükreden olacağımızı bize öğreten birçok ayet var, Mesela İnsan-29 ve İnsan 30 bunlardan birisidir. Mesela Alu İmran 123 bunlardan birisidir: “Andolsun ki, siz zeliller olduğunuz halde, Allah size Bedir’de nusret verdi. Allah’tan ittika edin ki şükredebilesiniz.”
Bakın bir şart var, ayetten o şartı öğrendik: İttika edin ki şükredebilesiniz. Bir mümin olarak Nisa-147’yi okuyunca “acaba biz nasıl şükretmiş olabiliriz?” merakına ve telaşına girmişsek bu ayet bize “ittika edin, Allah’tan hayâ edin, utanın, sakının; sakının ki şükretmiş olasınız” diyor.
Kur’an’a bu gözle baktığımızda karşımıza birçok ayet gelir, “şöyle yaparsanız şükretmiş olursunuz” diyen ayetler var. İşte birisi bu: Allah’tan ittika ederseniz şükretmiş olursunuz. İttikayı öğrenmiştik değil mi? İttika etmek Allah’tan utanmaktır. Allah’tan nasıl utanmak lazım, onu öğrenmemiz gerekir. O merak bizim karşımıza rükuyu, rükû halini getirir. Şükürden yola çıkınca nerelere geliyoruz. Bu iş, “ben zaten her zaman çok şükür diyorum” demek değil. O ilmihalin sizden çıkması için öyle bir hal oluşmalı ki o halden bir ilim (bir idrak) çıkmalı ve biz ona ilmihal demeliyiz. Demek ki ilmihal böyle oluşuyor. Ama bir tehlike var ki o tehlikenin boyutunu yaşarken göremiyoruz. Onu somut göreyim diyen için Efendimiz (SAV) buyuruyor: O tehlikenin boyutunu görebilseniz “merhamet, merhamet” diye feryat eder de dağlara kaçarsınız… Merhamet diyerek dua edip, merhametine sığınalım, bu merhametin lütfedeceği idrakı isteyelim inşaAllah.

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.