AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI – Kocatepe Gazetesi

AŞAĞILARIN AŞAĞISI YAZILARI – Kocatepe Gazetesi

Mustafa Yılmaz DÜNDAR 11 Mayıs 2018 Cuma 22:38:19
 

– 2-
Kelime-i Tevhid’i veya İhlâs Sûresi’ni anlatırken “böyle yaşayalım, böyle nesil yetiştirelim” dediğimizde anne babalar “bu konuyu çocuklarımıza nasıl anlatacağız?” diye soruyorlar. Bunun neden sorulduğunu lütfen düşünün. Çocuğunun hangi algısını fark etti ki, böyle bir telaşa giriyor? Çünkü paylaştığımız bu gerçeği kişinin kendi aklı zor kavrıyor, çocuk ne yapsın? Çocuğunu gözlediği zaman bakıyor ki çocuk kendisini Allah’ın dışında biliyor. O kadar Allah’ın dışında biliyor ki kişi telaşlanıyor, “bu gerçeği ona nasıl anlatacağız?” diye endişe duyuyor. Aslında bu soru itiraftır, normal hayatta bilmeden böyle yaşandığının itirafıdır. Kendisinin de, çocuğun da Allah’tan ayrıymış zannıyla yaşadığını gördüğünün itirafıdır. Bunu fark ettiği için, “bu durumu çocuğuma nasıl anlatırım?” telaşıyla yöntem istiyor.
Bir melekte böyle bir algı yoktur, zaten bu yüzden melektir. Şeytan ise tamamen bu algıdadır, bu yüzden örtücüdür, kâfirdir. Melekteki “Allah’ı bilme” algısı bizde Ahseni Takviym olarak var. İnsan Esfele Sâfiliyn’e atılınca kendini Allah’tan ayrı bilmesi Ahseni Takviym halin üstünü kaplamıştır. Esfele Sâfiliyn hâl onu öyle örtüp kaplamıştır ki sanki bu yapıda Ahseni Takviym yok gibi insanın her şeyine hâkim olmuştur. Dolayısıyla, bir kişi Allah’a inanmıyorsa Allah’ın dışı algısı onda öyle kuvvetlidir ki ona göre kendi vardır da (hâşâ!) Allah yoktur. Bu algı bu kadar kuvvetlidir.
Esfele Sâfiliyn ‘Allah’ın Dışı Var’ sanmaktır, bu sahte algının adıdır. “Allah’ın dışı var” sanan idrak, idrak skalasında Aşağıların Aşağısı’na inmiştir. Daha aşağısı yoktur: Esfele Sâfiliyn! Bu idraktaki kişi “Allah’ın dışı var” algısı nedeniyle idrak skalasında en aşağıdadır. Bu yüzden, bunu bilenler, zamanında Esfele Sâfiliyn’e “Aşağıların Aşağısı” demiştir.
Aşağıların Aşağısı dünya hayatı demek değildir. Öyle olsa bir veli dünyada nasıl yaşar? Efendimiz (SAV) hepimize örnek bir yaşantıyı dünya hayatıyla nasıl sunar? Dünya hayatına Esfele Sâfiliyn diyemeyiz. Esfele Sâfiliyn bir idraktır, dünya hayatı değildir.
Hatırlayalım, her şeyi Allah ile ilişkilendirmemiz gerekiyordu. Dünya ile ilişkilendirirsek yanılırız, doğru ilişki kursak bile ömrü kısadır. Her bir duygumuzu, yorumumuzu, fiilimizi, her şeyimizi Allah’la ilişkilendirirsek onlar sonsuza uzar.
Kur’ân’da aşağıların aşağısı bir idrak olarak Esfele Sâfiliyn tanımıyla anlatılmıştır. Bu idrakı oluşturan “Allah’ın dışı varmış algısı” ise Dûnillah, DûniHİ, Dûniy, Dûnina, Dûnike, DûnirRahmân ifadeleriyle belirtmiştir. Kur’an’da “Dûn” ifadesi Allah’ı işaret eden lafızlarla kullanıldığında “Allah’ın dışı” algısını anlatır. Allah’ın dışı varmış algısına bu yüzden biz “Dûnillah algı” diyoruz. Bu algı sonucudur ki, insan kendisini müstakil bir varlık olarak algılar. Mesela, Allah’a inandığını söyleyen bir kişi bile bu Esfele Sâfiliyn hâl gereği, “Allah var, dışında kendisi de var” sanır, kendini müstakil bir varlık olarak algılar; “Müstakilen Varım ve Muhtarım” der. Dikkat edin lütfen, “Müstakilen Varım” demek “Ben Mütekebbir’im” demektir. Hayır! Yalnızca Allah Müstakilen VARdır ve Allah Mütekebbir’dir.
Bu algıya düşüş Hz. Âdem’e secde etmeyen şeytanın hileyle sebep olduğu olaydır. Kur’ân onu “aşağı indirme” olarak tarif eder ve buyurur:
“Böylece, onları aldatarak aşağı sarkıttı (idrak skalasında aşağıya attı).” (A’raf-22)
“Buyurdu; bazınız bazınıza düşman olarak inin…” (A’raf-24)
Vehim kânunu sayesindedir ki insan “Allahın dışı var” sanmış, “Varım ve Muhtarım” demiştir.
Vehim nuru aslında öyle bir şey ki onun saf ve temizi Veli’de bulunur. Saf haliyle vehim nuru velayetin başlangıcındaki (nefs-i mutmainnedeki) velide bulunur. Sonra ilerlerse o vehimden de sıyrılacaktır ama velayetin başlangıcı öyledir. Yani vehim önemli bir nimettir. Saf vehim nefs-i mutmainne ile başlar. Mutmainne öncesindeki zorluk, vehim olmayıp vehmin zulmetidir. Bu yüzden Esfele Sâfiliyn ile Vehmin Zulmeti çok ilişkilidir. Vehmin Zulmeti’nden kurtulmak Esfele Sâfiliyn’den kurtulmak demektir. Öyle olunca Vehmin Zulmeti ile Vehim’i birbirinden ayırmak zorundayız.
Vehim “yasal yanlıştır” ama bizim için bir başlangıç imkânıdır. Vehim kânunları sayesindedir ki biz Var Görünenler Allah’ı bilebiliyoruz. Yasal yanlış olan o imkânla, “Haddi aşmadan bu hatayı yapmanıza izin verdik” denilen o vehim çerçevesi içerisinde biz Allah’ı tanıyabiliyoruz. Vehim Allah’ı bilebilmemiz için bize verilen, yararlandığımız bir nimettir. Evet, biz başlangıçta Allah’ı vehimle biliyoruz. Ama aynı vehimle insan Allah’ın dışı var sanıp “Varım ve Muhtarım” diyor. Bunu da vehimle yapıyor, vehim kânunlarını kullanarak yapıyor. İnsan, önce kânunlar kompozisyonu olan vehim ile Allah’ı hakkıyla bilirken, sonra aynı vehimle Allah’ı yanlış tanımlıyor veya inkâr ediyor. Bu durumda vehim kânununu edepsizce kullanmaktadır ki bu hâl Vehmin Zulmeti’dir.
Vehmin Zulmeti, vehim kânunlarının suiistimal edilmesiyle düşülen karanlık idrak seviyesidir. “Vehmin Zulmeti” hali bize gerçeklerden çok uzağa düşen sağlam bir kabullenişi anlatmaktadır. Bu karanlık idrakta ısrar, inat ve sebat öyle bir kabulleniş oluşturur ki geri dönüşü olmayan bir uzak düşüşe sebep olabilir. Onu fark edip kurtulmamız için Efendimiz (SAV) bize duasını öğretmiştir:
“Allahümme ahricniy min zulumâtil vehmi ve ekrimniy bi nûril fehmi: Allahım, beni vehmin zulmetinden, vehim kânununu edepsizce kullanmaktan kurtar ve bana nurunla bir anlayış ikram et.”
Bu duanın da diğer duaların da mealleri Billahi idrak çerçevesinde yapılırsa dualar size çok mânâlı gelecektir. “Allahım, vehim kânununu senin râzı olmadığın şekilde kullanmaktan ve onu tevhid gerçeğine uymayan zannlarla suiistimal etmekle düşülecek uzak sapıklıktan beni kurtarıver. Âmentü Billâhi gerçeğine uygun idrakı ve yaşantıyı görebilmemi, anlayabilmemi ve uygulayabilmemi sağlayacak olan hidayet nurunla bana bir anlayış ikram et.” Âmin.
İdrak seviyesi skalasında “Aşağıların Aşağısı”nın etiketi Esfele Sâfiliyn’dir. Bu etiketin gösterdiği mânâ ise “dûnillah/dûniHİ algı”dır. Daha iyi kavrayabilmek üzere bu mânâyı ele alan bazı âyetleri birlikte inceleyelim.
Allah’ın bir rahmeti, bir lütfudur ki, anlayalım diye konuştuğumuz dille kendini ve âyetlerini bildiriyor. Ancak, âyetlerde Allah ile ilgili mânâlara normal yaşantıdaki gibi meâl veremeyiz. Allah için olduğunda mânâ değişir; o kelimeye, o cümleye İhlâs Sûresi’ne, Kelime-i Tevhid’e uymayan mânâ verilmez. Dışarıdaki yaşantıda konuşulan dile ait bir mânâ Allah için de verilemez. Böyle anlamlardan önemli birisi “Dûn” kelimesidir. “Dûn” kelimesi birçok âyette Allah için kullanılırken bazı âyetlerde beşeri olayları anlatır. O ifadenin beşer için geçtiği yerde insana uygun mânâ vermeliyiz. Ama Allah için “Dûn” geçtiğinde vereceğimiz mânâ insana verilen gibi olamaz, orada İhlâs Sûresi’ne uygun bir mânâ kullanılmalıdır. Dolayısıyla, “dûn” kelimesinin “dûnillah/dûniHİ” gibi Allah için olduğu âyetler İhlâs Sûresi, Kelime-i Tevhid ve benzer manadaki diğer âyetler dikkate alınarak manalandırılmalıdır. Kur’ân insanlara konuştukları dille geldi diye, âyetleri insanların aralarında oluşturdukları mânâlarla anlamaya, meallendirmeye çalışmak doğru olmaz. Mânâ özellikle İhlâs Sûresi’ne ters ise Kur’an’ı anlamak imkânsızlaşır. Ne yazık ki insanca mânâlar ile anlaşıldığı için, Kur’an’ın “Dûn” kelimesi ile ifade ettiği mânâdan uzak kalınmıştır.
Böyle kelimelerden birisi de Mütekebbir’dir. “İnşirah” ve “FÂTİHA ile fetih” kitapçıklarını inceleme fırsatı olanlar, “Mütekebbir” kelimesinin yeterince doğru anlaşılmadığını, mânâsının “kibirli insan” ile sınırlı kaldığını göreceklerdir.
“Gayrullah” kelimesiyle anlatılan mânâ da öyledir. Kur’an’da gayrullah “Allah’tan başka” olarak ifade edilir. Ancak bu mânâ dûnillah algı sonrası içindir. Dûnillah algı başlayıp da kişi o idrakıyla Allah’la bir şeyi kıyaslıyorken “gayrullah” ifadesi kullanılmıştır. Bir şeyi Allah’la kıyaslayanlara (dûniHİ algıya ait zann’larla yaşayanlara) bir konu sunulurken “gayrullah, gayruHU” gibi kullanılır. Örneğin Efendimiz (SAV)’e birisi gelip, “Kur’an ayetleriniı bir insan yazmış” diyor. Bu tabloda zaten dûniHİ algı var, böyle bir idrak var. İşte bu idrakla yaşayana bir mânâyı somut bir şeyle kıyaslayarak anlatırken âyetler ve hadisler “gayrullah, gayruHU” ifadesini kullanır.
Bizim öncelikle anlamamız ve hemen kurtulmamız gereken “dûnillah” ile ifade edilen mânâdır. Yani “Allah’ın dışı var” algısı ve yanılgısıdır. Çünkü bu algıyla birlikte bu algıdan kaynaklanan zann’lar başlar, hayat bu tuzakla doludur. Hayata başladığımız bu algı öyle kuvvetlidir ki yaşantı ondan kaynaklanan zann’larla doludur.
Bu konuda bir önerimiz var: Âyetlerde Allah için kullanılan “dûnillah, dûniHİ, dûniy, dûniNA, dûniKE, dûnirRahman” kelimeleri orijinal hâliyle kullanılmalıdır. Ama mânâsı bilinerek; “Allah’ın dışı yoktur” manası bilinerek! “Allah, Rahman ve Rahıym” kelimelerini nasıl orijinaliyle kullanıyorsak bunları da öyle almalıyız. Meâllendireyim derken Türkçeleştirirseniz bozarsınız. Allah yerine tanrı veya başka şeyler yazmak gibi olur, mânâyı bozarsınız. Âyetlerdeki Rasûl ve Nebi kelimeleri de öyledir. Türkçeye çeviriyoruz diye Nebiyyallah, Rasulullah kelimeleri yerine “peygamber” ifadesini kullanmak mânâyı bozar. Bu sebeple, Kur’ân ifadelerinin bazılarını günlük hayatta da olduğu gibi kullanmak lazım, mânâ bozulmadan anlaşılsın diye orijinali öğrenmek lazım.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi