DOLAR 18,6499 0.03%
EURO 19,6750 -0.12%
ALTIN 1.077,710,56
BITCOIN 3194860,35%
Afyonkarahisar

PARÇALI BULUTLU

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

“FATİHA İLE FETİH” YAZILARI – 71

ABONE OL
12 Eylül 2018 13:29
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Yılmaz DÜNDAR 12 Eylül 2018 Çarşamba 13:29:04
 

“BEN” KELİMESİ BİZE VERİLMİŞ
ÇOK ŞEREFLİ BİR HEDİYEDİR
Mü’min Suresi 60. ayette kulluk ve dua hususunda müstekbir, mütekebbir davrananlar için bir uyarı yapılır, mütekebbir davranmayan övülür. Ayetlerdeki “mütekebbir” bizim için önemli bir anahtar kelimedir. Bu ifade tasavvufî manada açıklanmaya çalışıldığında “Allah’a benliğiyle karşı çıkan, benliğiyle iş yapan” gibi yazılıyor ki bir anlamı yoktur. Benlikle Allah’a nasıl karşı çıkılır, nasıl benlikle iş yapılmaz? Efendimiz (SAV) hayatta hiç “Ben” demedi mi, o kelimeyi hiç kullanmadı mı? Dört halife ve eşleri, O’na bu kadar yakın olanlar “Ben” demediler mi? Tam aksine “BEN” kelimesi bize verilmiş çok şerefli bir hediyedir, onu çok sevmek lazım. Tefsir veya meâl tasavvufî değilse, örneğin “mütekebbir olmayanlar” Allah’a karşı alçak gönüllü olanlar şeklinde açıklanıyor. Allah’a karşı alçak gönüllü nasıl olunur? Kimin haddine? Varlıklı birisi yoksullara hoş davranırsa “ne kadar alçak gönüllü” denir, Allah’a karşı alçak gönüllü davranmak için O’ndan yüksek olmanız lazım, hiç olur mu? Böyle olmadığını öğrenmeliyiz, bu âyetlerin orijinaline bakıp mealen doğrusunu mutlaka öğrenin. Bunları niye paylaşıyoruz? Bir meali ve tefsir yazanı eleştirmek için değil. Ayetlerin bize vermek istediği anlamı daha doğru edinelim diye. Doğru mânâyı öğrenmek, bilmek ve elimizdekini düzeltmek gibi bir gayrete girmemiz gerekiyor.
ALLAH YERİNE MÜTEKEBBİR
GÖZÜKMEK YANLIŞTIR
Mütekebbir kendisine “BEN” diyendir ve Allah’ın vasfıdır. Ama hakkı olarak! Allah “müstakilen VAR ve muhtar” halinin ifadesi için hakkı olarak “BEN” der. “BEN” denince biliriz ki o kelimenin sahibi “müstakilen VAR ve muhtar”dır. Dolayısıyla, Kur’ân’ın “mütekebbir” diye kınadıkları kendi adlarına “BEN” diyenlerdir. Kur’ân’da kınanan şey “BEN” kelimesini kullanmak yani Benlik değildir, bunun iyi anlaşılması lazım. Yanlış tasavvufî öğretiler nedeniyle insanlar “BEN” demekten çekiniyor. Ne fark eder, gizli özne duruyor! “Ben geldim” deme de “geldim” de, ne fark eder? “Geldi” dersen olmaz, “Kim geldi?” diye sorarlar. Mecburen “Geldim” diyeceksin, orada da gizli özne var. Mesele BEN kelimesi değildir. Şöyle ki: “BEN” kelimesini bir etiket olarak düşünün. Kişi “müstakilen VAR ve muhtar” olduğunu ilan ederse, o iddiasını tanıtmak için de ona “BEN” etiketini yapıştırırsa yanlıştır, bu kişi mütekebbir olur. Çünkü Allah’ı taklit etti. Mütekebbir olan Allah’ı sahtekâr olarak, hak etmediği bir şekilde taklit ediyor. Kendine ait olmayan bir hesaptan karşılıksız veya karşılıklı ama sahte çek yazıyor, haksızlık yapıyor, haddi aşıyor. Bu haliyle “BEN”in sahibine isyan ediyor, asi oluyor. Yanlış olan bu etiket, mütekebbirin mânâsı değil. Allah yerine mütekebbir gözükmek yanlıştır.
MÜTEKEBBİR OLAN KİŞİ
KENDİ ADINA “BEN” DİYENDİR
Biz Allah adına “BEN” deriz, halifetullah böyle “BEN” der. Çünkü Allah ona “benim vekilim, halifem” diyor, “BEN” bizim vasfımız değil. Allah bize “BEN” deme yetkisi vererek “Kendini bil” demiştir. Kendinizi bildiğiniz o hal için, “sana yetki verdim, benim adıma kendini takdim et, BEN de” demiştir. Burası işin başlangıç çizgisidir, seyr-i süluka buradan başlanır. İlerisi için şimdilik sadece bir cümle söyleyelim, çünkü o taraflara hiç girmiyoruz: Sonra seyr-i sülûku içerisinde öğrenir ki ne olursa olsun “BEN” diyen O’ymuş. İnananda da inanmayanda da! Biz zannediyoruz ki yalnızca seyr-i sülukta olanda, ilerleyende böyle. Hayır, mütekebbirliğini ilan edende de, etmeyende de öyle. Ama bu son bilgidir, başlangıç bilgisi değil. Yola son bilgiden başlayan kişi amel çıkaramaz, seyr-i süluk yapamaz, hastalığını tedavi edemez. Dolayısıyla, mütekebbir olan kişi kendi adına “BEN” diyendir. “Ben mütekebbir değilim, o Allah’ın vasfıdır” diyen kişi ise Allah adına “BEN” diyendir. Anladık ki iş “BEN” kelimesiyle ilgili değil ve kibir kötü bir şey değil.
SÖYLEMEK YETMEZ, DOĞRU
 İSTİKAMETTE GİTMEK DE LAZIM
Bu ön bilgiden sonra konuyu idrak için bir tekrarla devam ettireceğiz. İş algı işi olduğu için ve dışarıdaki hayat ters bir algıyla çalıştığı için, farklı cümlelerle tekrarlayan anlatımlar önemli. İdrakımızın dışarıda bozulmaması için çok tekrar gerekiyor. “İyyâKE na’budu VE iyyâKE nesta’iyn: Sadece SANA kulluk ederiz ve sadece SENden yardım dileriz.” Mütekebbir davrananlar bunu söyleyemezler. Söyleseler bile eğer bunu söyleyen mütekebbir davranıyorsa bu ona ait bir amel olarak kabul edilmez. Allah Mütekebbirdir, yani sadece Allah “müstakilen VAR ve muhtar” olan zatı için “BEN” der. Mü’min ise, Allah’ın “BEN” demesinden verdiği Biiznillah yetki ile kendi Kul Zat pozisyonuna Allah adına “BEN” der, bunu da hayat tarzı ile gösterir. Bu çok önemlidir. Yalnızca söylemek yetmez, öyle düşünmek, öyle davranmak ve fiiller ortaya koymak da gerekir. Çünkü doğru söylemekle sırât-ı müstakıyme, doğru caddeye yalnızca girilmiş olur. Sıratın manası cadde, geniş cadde, bulvar demektir. Sırât-ı Müstakıym doğru caddedir. Gideceğiniz adresle ilgili olarak elinizde bir bulvar ismi var, birisi size bulvarı tarif etti, o tarif üzerine gidip o bulvara girdiniz ama ulaşacağını adres orası değil. Bulvara girdikten sonra o adrese ulaşmanız için yürümeniz veya bir arabayla adrese gitmeniz lazım, yani bulvara girdikten sonra kıpırdamanız lazım. Kişi “Müstakilen VAR ve Muhtar” olan ancak Allah’tır diyen kişi kendi kul zatına Allah adına “BEN” demekle o bulvara girmiş olur. Ama adrese ulaşması için o bilgi yetmez, adrese kıpırdayarak gidebilir. Hayat arabasını bu bilgi üzerine sürmek lazım ki doğru istikamette ilerleyebilsin, adrese ulaşabilsin.
“BEN DE HÜKÜM SAHİBİYİM, BEN DE MÜLK SAHİBİYİM, BEN DE GÜÇ SAHİBİYİM” (!)
“Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddiasında bulunan insan, Kul Zat’ına o pozisyonuna kendi adına “BEN” der, böylece Allah’ın Mütekebbir vasfını taklit etmiş olur, bunu hayat tarzıyla da ortaya koyar. Onun bu haline Birincil Mütekebbir Davranış diyoruz. Birincil Mütekebbir Davranış insanın Allah’la olan ilişkisindeki mütekebbir davranıştır. Âyetlerdeki mütekebbir davranış budur ki bu mânâ neredeyse hiç bir dilde verilmiyor. “Birincil Mütekebbirlik” dediğimiz bu mânâ ayetin orijinalinde bulunduğu ve önemli olduğu halde meâllerde, tefsirlerde yerini alamamıştır. Bir de İkincil Mütekebbir Davranış vardır. İkincil Mütekebbir Davranış insanın yaratılmışlarla ilişkisinde görülür, insanlar arasında buna kibirli davranış denir, kendi adına “BEN” diyenlerin, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasında olanların oluşturdukları statü kavgasından ortaya çıkar, bir nevi tanrılar kavgasıdır, tanrılar şirketinin genel kurul toplantısında ortakların kavgasıdır, yarışıdır, onların statü kavgasının ismi İkincil Mütekebbir Davranış’tır. Birincil Mütekebbir Davranış neydi? İnsanın Allah’tan aldığı yetkiyle Allah yerine ve Allah’a karşı “BEN” demesiydi. Bu davranış niye çıkıyor, niye insan kendi adına “BEN” diyor? Birincil Mütekebbir Davranışın ortaya çıkmasına yol açan şey, kişinin kendini içinde bulduğu dûniHİ algıdır. Kendi adına “BEN” demenin sebebi dûniHİ algı ve zanlarıdır. İnkârcı kişi, kendi adına “BEN” demesinin doğruluğuna öyle inanır ki onun zannı bizim Allah’a olan îmanımızdan kuvvetlidir, zannına o kadar sağlam inanır. Bu Mütekebbir kişi bu inanışıyla artık dûniHİ algı ve zann’larına göre kendi namına “BEN” diyerek yaşayacaktır. O yaşantının temelini şu üç şey oluşturur: Ben de Hüküm sahibiyim, ben de Mülk sahibiyim, ben de Güç sahibiyim. Ona göre bunların hepsi müstakildir. Müstakilen var ve muhtar olarak hüküm verebilir, mülkü vardır ve güç sahibidir. Oysa Kur’ân biz inananları sıkı sıkı uyarır: Hüküm Allah’ındır, Mülk Allah’ındır, Güç Allah’ındır. Mütekebbir ve müstekbir davranışını Kur’ân’dan ders ederek idrakını yükseltmeye çalışana ayetler seslenmeye başlar “Elbetteki Allah, (onların) gizlediklerini de, açığa çıkardıklarını da bilir. Muhakkak ki O müstekbirûnu sevmez.” (Nahl-23)
MUHAMMEDİ BİR ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK GEREK
Ayette geçen anahtar kelimeyi orijinal şekliyle kullandık ki onun üzerinden ders yapabilelim. Çünkü o meâllerde şöyle yazılıyor, bir yanlışı fark edelim diye Nahl-23’ü örnek verelim: “Allah, onların gizlediklerini de, açığa çıkardıklarını da bilir. Muhakkak ki O, kibirlenenleri (büyüklük taslayanları, benlikleriyle yaşayanları) sevmez.” Bu mealden çıkacak amel şudur. Bunu okuyan “ben alçak gönüllü olayım” der ve küfürden kurtulmak aklına gelmez. Çünkü “müstakilen VAR ve muhtar” duygunuzla yaşarken alçak gönüllü olmak sizin çok hoşuna gider. Çok mal, mülk, ev, araba olması ama insanlar arasında onlarınız yokmuş gibi davranmak çok hoşunuza gider, o alçakgönüllülük büyük bir hazdır. Elinizden onları alalım da o zaman onlar yokmuş gibi davranın. Hem onlar olsun hem yokmuş gibi davranayım diyorsanız bu sahte bir alçak gönüllülüktür. Hem onlar var, hem bu zavallıların arasında onlardanmış gibi davranıp, onlar gibi yere oturup bağdaş kurup yiyorsunuz, davranıyorsunuz. Ama mallar? Onlar duruyor. Bu alçak gönüllü, “müstakilen VAR ve muhtar” oluşunun hazzını yaşayan alçak gönüllüdür. Ayete yanlış meâl verilirse böyle olur ve Muhammedî bir amel çıkmaz. Muhammedî olmayanlar da insanlara kibirli davranmayabilir, böbürlenmeden alçak gönüllü davranabilir. Ama onların yaptığı İslamî amel değiller. Bir işin İslamî olabilmesi için mutlaka “Lâ ilâhe illallah Muhammeden Rasûlullah” şemsiyesi altında ve o mânâya uygun olması lazım. Yani “Müstakilen VAR ve Muhtar” iddiasının bulunmaması lazım, bu bir. Bir de, “Müstakilen VAR ve Muhtar ancak Allah’tır” deklarasyonunun o amelde gözükmesi lazım.
Nahl-23. âyetten öğreniyoruz ki Allah müstekbirûnu (kendi adlarına “BEN” diyenleri) sevmez.
“Onlara “Lâ ilâhe illallah” denildiğinde, muhakkak ki onlar müstekbirûn (müstekbir olarak) davrandılar.” (Saffât-35)
İLAH ALLAH’TIR, ANCAK ALLAH İLAHTIR. UYDURDUKLARINA İLAH DİYEREK
ALLAH’IN HAKKI OLAN BİR VASFI
ONLARA YAPIŞTIRIYORLAR
Anahtar kelimeyi yine orijinal haliyle kullandık ki anlayabilelim, inceleyebilelim. “Onlara Lâ ilahe illallah dendiğinde onlar kibirli davrandılar” denirse âyetten çıkacak mânâ değişir. Bu âyet öncelikle Mekke müşriklerini içeriyor. Onlara bu tebliğ yapıldığında, “Lâ ilahe illallah” denildiğinde Kelime-i Tevhid’deki “müstakilen VAR ve muhtar ancak Allah’tır” mânâsını anlıyorlar ve itiraz ediyorlar. O mânâyı anlamasalar Efendimiz (SAV)’e itiraz etmezler. Çünkü onlar da Allah’a inanıyor. Ama yanı sıra başka güçlere de inanıyorlar, inandıkları birden fazla “Müstakilen VAR ve Muhtar” güç var, Allah onların arasında en güçlüsü. Ama Efendimiz (SAV) onların tümünü yok eden bir tebliğle sesleniyor: Lâ havle ve Lâ kuvvete İllâ Billâh, ancak Allah Müstakilen VAR ve Muhtardır, başka YOK. Efendimiz’in “Lâ ilahe İllallah” tebliğini böyle anlarsak ayeti anlayabiliriz: Onlara “Müstakilen VAR ve Muhtar ancak Allah’tır” denildiğinde onlar müstekbirûn davrandılar. Biz de müstakilen var ve muhtarız, inandığımız putların da gücü var, onlar da müstakilen VAR ve muhtar dediler, böyle davrandılar. Bu noktada Nahl Suresi 22. ayet bize diyor ki: “İlâhınız İlâhun Vâhid’dir. Ahiret’e îman etmeyenlere gelince, onların kalbleri inkâr edici ve kendileri müstekbirûn’dur.
Ayet, müstekbirûnun mütekebbir davranışını Allah ile ilişkilendiriyor, yani Birincil Mütekebbir davranış var. Ve bizi uyarıyor; ilahınız İlâhun Vâhid’dir. “İlâhun Vâhid” nedir, bunu doğru anlamazsak da işi çözemeyiz. İlah kelimesi çok önemlidir, ilah Allah’tır, ancak Allah ilahtır. İnsanlar uydurdukları putlarına “ilah” ismini veriyor diye onlar da ilah olmaz. Uydurduklarına ilah diyerek Allah’ın hakkı olan bir vasfı onlara yapıştırıyorlar. Dolayısıyla, tanrıları “tek”leyip “bir”e indiriyorlar. Bu yüzden, İslamiyet’in tek tanrı dîni veya tek tanrılı din diye anlatılması doğru değildir. Yani bu iş ilahları, tanrıları, putları bire indirmek değildir. Bu yüzden İslamiyet tek tanrılı din değildir. İslam, “Müstakilen VAR ve Muhtar olan ancak Allah’tır” dinidir, bunu da bize öğreten “O’nun Kulu ve Rasûlü Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellemdir” dinidir.
“İlahınız İlâhun Vâhid’dir” ayetinden anlaşılanı kısaca zihnimize yerleştirmek istiyorsak: İlâhun Vâhid, yarattıkları kendi dışında olmayandır. Yeri geldiği için Ehad ismini de tanımlayayım ama bu tanım genişletilebilir. Allah Ehad’dır; zatını zatında zatıyla zatının bildiği tektir. Ehad’daki tanımın eşi benzeri yoktur, bu tanımın dış kavramı yoktur. Ehad zatıyla ilgili bir vasıftır. Vahid ve İlâhun Vâhid yarattıklarıyla ilgili bir tanımlamadır. Kur’an’ın “İlâhun Vâhid” dediği ilah, müstakilen VAR ve muhtar olandır, o kelime ile bu işaret ediliyor. Çünkü ilahtan sonra Vahid kelimesi var. Vahid’deki teklik, yarattıklarının O’nun dışında olmadığı bir tekliktir. Yani Vahid olan Allah, yarattıkları kendi dışında olmayandır. “İlahınız ilahûn Vahid’dir” ifadesini en azından böyle anlamalıyız.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.