TÜRKİSTAN (Hoca Ahmet Yesevi Mekânı)

TÜRKİSTAN (Hoca Ahmet Yesevi Mekânı)

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde, yani Türkistan’da Yunus Emre’yi, Hacı Bektaş Veli’yi vb.Türkiye’de çok bilinen ünlü ve ruhani kişileri pek bilmezler. Oralarda bilinen en büyük, en kutsal kişi Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri’dir. Esasen, Türkiye’de bilinen ünlü ve ruhani kişilerin de hocası, feyz aldıkları kişi Yesevi’dir…
Bir Türk için, Kazakistan’daki en önemli, en kutsal şehir Türkistan’dır. Bu kenti gezmiye, “Merkez Pazarı” adı verilen Pazar yeri ile başlamıştık. Burada sovhoz ve kolhozlarda üretilen mallar satılıyordu. Ayrıca özel şahıslar da kendi alanlarında yaptıkları üretim maddelerini buraya getirip satıyorlardı. Pazarı, Müdür ile birlikte gezmiştik. Pazarda Türk kadınlarının da satış yaptığını söylemişlerdi. Bu kadınlar, buraya sürgün edilen Ahıska Türkleri idi. Bunlardan bazılarıyla görüşmeler yapmıştım. Benim Türkiye’den geldiğimi öğrenen bu kadınlardan Döne Lezgiyeva Dervişgızı, Kandev Eyübov Ahmetgızı, Rabia Mededova Seyfi gızı, Gülizar Koşudıvar ve Balahanım Aliyeva, gururla Türk olduklarını söyleyip, Türkiye’ye selam götürmemi istemişlerdi. Kimi Türkiye’deki havayı soruyordu; kimi babasının Türkiye doğumlu olduğunu söylüyordu. Kımız satan Balahanım, bana kımız ikram etmişti. Pazar yerinde bir de “kımızhane” bulunuyordu.
Ahmet Yesevi Külliyesi
Büyük bilginimiz Hoca Ahmet Yesevi’nin kabrinin de bulunduğu külliyeyi üç saat süreyle gezip görmüştük. Bize rehberlik eden Ayagöz adlı kızla birlikte ana binanın üzerine ve minareye de çıkmıştık. Binanın inşaatına 14. yüzyılda başlanmış, ama bitirilememişti. Daha sonra Timur’un torunu II. Abdullah Han, inşaatı tamamlamıştı. Minareler ve galeriler de yapılmış; bu nedenle galeriye “Abdullah Han Galerisi” denilmişti. 19.Asırda Hokand Hanlığı döneminde de bazı ekler yapılmıştı. Binanın ön cephesinin hemen karşısında Astronom Uluğ Bey’in kızı Rabia Hatun’un mozolesi vardı. Bu hatun, Kazak Hanı Abdülhayır Han’ın karısı idi. Timur’un torunu Abu Sait Han’ın Semerkand’ı almasına yardımcı olduğu için, yeğeni olan Rabia Hanımı onunla evlendirmişti. Rabia hanım hem çok güzel, hem de kültürlü bir kadındı.
Külliyede Kazak hanları Yesim, Ablay, ve Tavhi’nin mezarları da bulunuyordu. Cephe kapısı, 14.Yüzyıldan kalma, muhteşem bir yapıydı. Arça ağacından yapılmıştı ve üzerinde altın yaldızla işlemeler ve süslemeler vardı. Üzerindeki yazılardan birisinde; “nadir kapıları Allah korusun…” yazıyordu. İçerideki bir harita üzerinde Türkistan görünüyordu. Türkistan İpek Yolu üzerinde, kervan yollarının da kesiştiği yerdeydi. Türkistan Orta Asya’nın ortasında, Otrar (Farab) ovasındaydı. O devirde bu ova, çağın en modern binalarıyla doluydu ve şu deyim, herkesin ağzındaydı: “Otrar’da bir keçi dama çıksa, atlaya atlaya Hiva’ya varır…” 12. Yüzyıla kadar kentin adı “Şavgar”dı…O yüzyılda Yasi (Yesi) olmuş; 16. Asırda da Türkistan’a dönüşmüştü. Ahmet Yesevi külliyesinin yapımında 80 bin kişi çalışmış; tuğlalar elde taşınmıştı.
Türk duygu ve düşüncesinin en büyüğü olan Ahmet Yesevi, Çimkent yakınındaki Sayram kentinde 1103 yılında doğmuştu. Bu kentte babası İbrahim Ata ile anası Karaşaş hanımın heykelleri vardı. Otrar’daki Aslan baba, onun ilk şeyhi idi. Arapça ve Farça’yı ondan öğrenmişti. Sonra Buhara’ya giderek Yusuf Hamadan’ın dervişi olmuştu. 1142’de Yesi’ye dönmüş ve ders vermeye başlamıştı. 63 yaşına gelince (ki bu yaş için Peygamber yaşı deniliyordu) karısı ve hizmetkârlarıyla birlikte halvete girmiş ve ölünceye kadar orada kalmıştı.
Ne yazık ki ölüm tarihi bilinmiyordu. Halvet, yer altındaki 44 odadan oluşuyordu. Orada bizim hamamlara benzeyen bir de hamam bulunuyordu. Alma_Ata’da inşa edilen Horasan Hamamı’nın projesinin buradan esinlenilerek çizildiği söyleniyordu. Külliyede 35 salon vardı. Cepheden girişteki en geniş salonun adı “Kazandık” idi. Bu salondaki muhteşem tas (Konya Mevlâna müzesindeki tasa benziyordu) 1934 yılında Petersburg’a götürülmüştü. Daha sonra KP yönetiminin ısrarlı talepleri olmuş ise de Ermitaj müzesi sorumluları; “Ermitaj’a giren bir daha çıkmaz” demişlerdi!…
O tas 7 metalin karışımından yapılmıştı ve gerçekten muhteşemdi. Tas 1393 tarihinde Tebriz’de, Abdülaziz adlı bir usta tarafından yapılmıştı; üzerine de ayetler işlenmişti. 3000 Litre kapasiteli tasın ağırlığı 2 Ton, çapı 242 Cm., yüksekliği ise 162 Cm. idi. Kazandık salonunun alanı 330 metre kare idi. Salonun üzerinde bulunan 52 bölmeli kubbenin çapı 18,2 metre, yüksekliği, içeriden 39, dışarıdan 41 metre, duvarların kalınlığı ise 3-5 metre idi. Yatak salonu üstündeki kubbe de tıpkı Mevlâna Müzesi’ndeki gibiydi. Temeli olmayan bina 50-60 Cm. kadar çökmüştü. Allah’tan, Türkistan deprem bölgesi değildi.
Ahmet Yesevi Külliyesi’nin restorasyonu 1928 yılında başlamıştı ve işin mimarı Baçinski adlı bir Rus’tu. Savaş nedeniyle restore işine ara verilmiş, sonra tekrar başlatılmıştı. Aşhane, yani mutfak kısmında haçlı üç kubbe vardı. Peki, burada istavrozun ne işi vardı? Ya binanın dış duvarlarındaki gamalı haçlar?…Hitler, yüzyıllar sonra bu haçları niye kendine amblem olarak seçmişti, acaba?…Haçın temel çıkış noktası Hindistan’mıydı?…Acaba bu semboller, 12.Yüzyılda buraya gelmiş olan Hintli’lerden mi alınmıştı?…Aşhanede Perşembe-Cuma gecesi “Halim Lapası” pişiriliyordu. Buğday ve koyun etiyle yapılan bu yemek, acaba bildiğimiz keşkek mi idi?…Bu yemek, Cuma namazından sonra astav (tekne) ile caminin önüne götürülüp, yoksullara dağıtılıyordu. Binadaki salonların hepsi birbirleriyle simetrikti. Her salonun mimari özellikleri vardı. Bir salonda Jolbaris Han’ın mezarı vardı. Mezarın üzerinde yüzlerce yıllık arhav keçisi (yaban keçisi) kelleleri vardı. Avcı olan bu han, 18.Yüzyılda yaşamıştı.
Kütüphane salonunda, eski Kazak alfabeleri bulunuyordu. En eski yazı piktokrativ harfleriyle yazılmış olup, 20 bin yıl önceye aitti. M.Ö.1.Asırdan 9.Asra kadar Runik alfabesi kullanılmış idi ki, bu ilk Türk alfabesiydi. 9.Asırdan sonra ise Arap alfabesi egemen olmuştu. Bilindiği gibi Kazaklar 1929’da lâtin alfabesini almışlar; 1940 yılında ise, Rus-Kiril alfabesi zorla dayatılmıştı. Yörede Arapça’nın yayılmasında Farabi önemli rol oynamıştı. Bilindiği gibi bilim adamları Farabi’yi Aristo ile beraber dünyanın en büyük bilgini kabul ediyorlardı. Bu kütüphanede eski Kur’an-ı Kerim’ler, Ahmet Yesevi’nin “Hikmet”i de vardı. Külliyedeki küçük mescit, o tarihte ibadete açıktı. Otantik Jeynamaz (seccadeler), şamdanlar, mihrap, mimber bulunuyordu. Binanın dışında da cemaat çok olunca namaz kılınan “İlyas Han Mihrabı” denilen bir yer vardı. Ve “Yatak Odası…”
Ahmet Yesevi, 12.Asırda ölümünden sonra buraya defnedilmişti. 14. Asırda nefrit taşından bir mezar taşı konulmuştu. Bu taş Timur’un emriyle Hindistan’da yapılmıştı. Buradaki şamdanlardan birisi Petersburg’a, birisi de Paris’e götürülmüştü. İhtiyar Kazaklar, bina içerisindeki her şeye el-yüz sürüyorlardı. Mezar taşının bulunduğu salona sokmuyorlardı ama, özel izinle girip, bir de fotoğraf çekmiştik. Bu kısmın işlemeli kapısını 14. Asırda Sefer usta yapmıştı. Kapının önünde Timur’un 8 Metre uzunluğunda, sadece bronz olan ucu 6 Kg. olan bayrağı dayalıydı. Hanların yakınlarının mezar taşları, konuyla ilgili resimler, askeri giysiler, silahlar, 18.Yüzyıldan kalan 18 Kg.lık zırhlı gömlek, burada sergileniyorlardı.
Bir de küçük Aksaray vardı. Aksaray Timur’un Özbekistan’ın Şehrisebz kentindeki karargâhının adıydı. Timur, yaptırdığı inşaatların hiç birisine, ustaların isimlerinin yazılmasına izin vermiyordu. Ama yatak odasının kubbesindeki bir seramik, Abdül Vahap El Şirazi adlı ustanındı ve bu usta yasağı delerek gizlice imzasını atmayı başarmıştı. Külliyede bir de “Kuyuhane” vardı ki; burada 14.Yüzyılda kazılan bir kuyu bulunuyordu. Burası 13-14 metre derinlikte bir kuyu idi. 12. Asırdan kalan bir pik kazan, Halvette bulunmuştu. Ayrıca bronz, gümüş ibrikler, bir kungan semaveri ve bakır bir su tası da oradaydı.
Arka tarafta kazılarla ortaya çıkarılan “Çillehane” restore ediliyordu. 1864 Yılında, General Çernev, bu kutsal binayı topa tutmuş, duvarlardan birini yıkmıştı! İşin vahametini anlayınca, Çar’dan aldığı tahsisatla, gerekli onarımı yaptırmıştı. Külliye bünyesinde bir de Arkeoloji Müzesi oluşturulmuştu. 1982’de faaliyete geçen müzede daha çok etnografik malzemeler vardı. Örneğin Sayram kenti camiinden getirilen işlemeli kapılar, direkler vb. Tarihi Gevher Ana Türbesi de Türkistan’da ve Komünist adlı sovhozun sınırları içindeydi. Anılan müzede Gülayşe, Ayagöz ve Alma adlı üç kız görevliydi. Bunlar benden, not defterlerini imzalamamı istemişlerdi.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi