DOLAR 16,8853 -2.7%
EURO 17,8334 -2.47%
ALTIN 991,58-2,31
BITCOIN 357686-1,93%
Afyonkarahisar
20°

PARÇALI BULUTLU

13:12

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

İMAN NEREDE GEREK? – Kocatepe Gazetesi

ABONE OL
26 Nisan 2017 12:38
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Yılmaz DÜNDAR 26 Nisan 2017 Çarşamba 12:38:57
 

-83-
Allah diyor ki; “Allah’ın dışında müstakil cüzler var zannı yalandır, iftiradır, bâtıldır ve öyle bir dış kavramı da yoktur.” Billâhi anlamda cüz dışarıda değildir. Cüz dışarıda değilse nerededir? Küll’ün kendisindedir! Cüz küll’den ayrı bir parça değildir. Cüzî irade de öyledir. Allah’ın iradesi her yeri kaplamıştır, o iradenin dışında bir “cüz irade” yoktur, öyle bir şey yoktur. Geçmiş Ehlullah “Cüzî irade yoktur” derken; “Müstakilen VAR ve Muhtar cüzî irade yoktur” demektedir. Onun bu söylediği ya tercüme hatası veya anlatma hatası yüzünden anlaşılamamaktadır. Belkide o zaman konunun bugünkü gibi derin anlatılması gerekmiyordu, söylediği kişiler söyleneni hemen anladığı için. Onların anlatmaya çalıştığı şey şudur; cüzî irade müstakilen VAR ve muhtar bir güç değildir. Bu “Cüzî irade yoktur” mânâsına gelmez. Buna siz “Cüzî irade yoktur” derseniz, “Cüzî irade yoktur” diye anlatırsanız insanları iradesiz hale getirirsiniz, kulluk görevlerini yapamazlar; durduk yere imtihandan sıfır alırlar, çünkü bâtıl fırkaya düşerler; dûniHİ idrakla cüzî iradeyi dışarıda zannettikleri için. Eğer siz “Cüzî irade müstakilen VAR ve muhtar bir güç değildir” derseniz o doğrudur, o zaman cüzî iradenin vasfını tarif ediyor olursunuz. “Cüzî iradede bu vasıf yoktur” demek, “Cüzî iradeyi Billâhi anlamda düşünün” demektir, “O Allah’ın dışında bir irade değildir, doğrudan Allah’ın kendi iradesidir, iradesinden sana verdiği bir yetkidir” demektir. Böyle baktığınız zaman görürüz ki cüzî irade Billâhi anlamda kullanmamız için bize verilen Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisinin kendisidir. Bu tarifler böyle açık açık tanımlanmadıkları için de anlaşılamıyor olabilir. Neden böyle açık tanımlanmamış? O zamanlar belki de bunu böyle anlatmak, savunmak için bu kadar geniş açıklamalara gerek yoktu, bu yüzden kısaca söyleyip geçtiler. Ama günümüzde, bir mahkemedeki savunma avukatı gibi savunmak zorunda olduğumuz için çok detaylı ve delillerle ortaya koymak gerekiyor. Billâhi anlamda cüzî irade, kuldaki Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisidir.
İkilem olması İslâm’ı anlayamamanın
göstergesidir. Hiç ikilem olmamalı.

Cebriye grubu küllî iradeyle o kadar perdelenmiş ki ilişkilerinde (amellerinde) küllî iradeyi sorumlu tutmuşlar, kendilerini değil! Böylece, dûniHİ algıda da olsalar, Billâhi anlamda da olsalar (ki Billâhi anlamda düşünmeye çalışıyor olmaları daha muhtemel) Muhtariyeti Tercih Gücü’nü fark edememişler, böyle bir yetkiyi görememişler. Bu durumda sorumluluğu, kulluk görevini, tercih yetkisini, özellikle de “Dünya hayatı imtihandır” kuralını reddetmiş olurlar. Oysa bütün bunlar ayettir, ayetleri reddetmiş oluyorlar. Günümüzde cüzî iradeyle ilgili tanımlar, vasfı konuşulmadan doğrudan cüzî irade ele alınarak yapıldığı için konu anlaşılamaz hale gelmektedir. DûniHİ algı ile zannedilen vasfı reddedilirken kendisi de reddedilmektedir. “O Müstakilen VAR ve Muhtar bir güç değildir” denecekken, yani ona yakıştırılan müstakillik vasfı, muhtariyet iddiası, cüzî irade üzerine yapıştırılan bu etiket reddedilecekken kendisi reddedilmektedir. Sırf bu yüzden tasavvuf anlatımlarında “Cüzî irade yoktur” yolu ortaya çıkmıştır, yanlıştır. “Cüzî irade yoktur” yolu sapmış bir fırkanın hayat tarzıdır. Şuna çok dikkat edin, “Cüzî irade yoktur” diyenler cüzî iradeyi çok fazla kullananlardır. Bu yüzden de hayatlarında ikilem bitmez. İslâm’ı anlayamayan kişi İslâm’ı yaşamaya çalışırsa ikilemleri çok olur. İkilem olması İslâm’ı anlayamamanın göstergesidir. “Şu konuda ikilemim var” diyorsan anlayamadın demektir. Hiç ikilem kalmaması gerekiyor. Demek ki cüzî iradeye yapıştırılan “Müstakilen VARDIR ve Muhtardır” etiketi bâtıldır, reddedilmelidir. Cüzî irade kendisi küllün dışında olmadığı için, o bir yetki olduğu için, bir “VAR”ın adı olduğu için reddedilemez. O yaşanması gereken Hakk bir şeydir. Bu söylediklerimizi daha iyi anlamamızı sağlayacak iki hadis ile devam edelim:
Ebu Müleyke’den oğlu Abdullah’ın rivayet ettiğine göre; Hz. Ayşe radyallahu anh’a kaderle ilgili bir şeyler söylemiş, o da kendisine şöyle cevap vermiştir: “Kim kader konusunda bir meseleyi konuşacak olursa âhiret günü kaderden hesaba çekilir. Kim de bu mevzuda bir şey konuşmazsa âhirette kaderden hesaba çekilmez.” (Hadis)
Bu hadisi şunu da içerir: “Ben bir arkadaşımla kader konuşmuyorum ama içimden konuşuyorum” diyorsanız o da aynı şeydir. “Ben kimseyle konuşmuyorum ama kafamda o kadar çok soru var ki içimden onları konuşuyorum, korkumdan kimseyle de konuşamıyorum” demek de aynı şeydir, fark etmez. Konuşuyorsun, hesaba çekileceksin. “Konuşmazsan böyle bir hesabın yoktur” diyor Hz. Ayşe radyallahu anh validemiz. Birinci prensip bu. Neden bu prensip konulmuş? Bu hadisteki konuşmak nedir, konuşmamak ne demektir?
Amr ibni Şuayb, an ebîhi, an ceddihî  radyallahu anhüm anlatıyor: “Bir gün Rasûlullah Efendimiz (SAV) bir grup ashabının yanına aniden çıkageldi, onlar kader üzerine tartışıyorlardı. Münâkaşanın mâhiyetini öğrenince öyle öfkelendi ki sanki yüzünde bir nar tanesi patlamıştı, kıpkırmızı oldu. Ve şöyle söyledi: “Kader üzerine bu çeşit münâkaşa yapmakla mı emrolundunuz, bunun için mi yaratıldınız? Kur’ân’ın bir kısım âyetlerini diğer âyetleriyle karşılaştırıp duruyorsunuz. Sizden önceki ümmetler de bu çeşit davranışları sebebiyle helak oldular.” (Hadis)
Dünya hayatı prensipleriyle
Kur’ân çözülmez, kader anlaşılmaz

Lütfen söylenene dikkat edin. Kur’ân’ın bir kısım âyetlerini diğer âyetleriyle karşılaştırıp duruyorsunuz! Uyarı dikkatinizi çekti mi? “Konuşmayın!” denilen şey budur. Böyle konuşan ne yapıyor? Kur’ân’da bir yanlışlık varmış gibi “Ama şöyle ama böyle” yapıyor. Hep diyoruz ki dünya hayatı prensipleriyle Kur’ân çözülmez, kader anlaşılmaz. Dünya yaşantısının prensipleriyle bakarsanız o size çelişki gibi gelir. O çelişki zannının sebebi uluhiyet dili ve kesret dilidir. Bu diller nedeniyle, aynı mânâ dünya gözüyle bakana çelişki gibi gelir. Neden? Çünkü siz dünya hayatında tevhid/uluhiyet dilini hiç bilmiyorsunuz. Onu biz Allah’tan öğreniyoruz. Biz normal yaşantıda kesret dilini biliyoruz. Karşılaştığımız, öğrendiğimiz uluhiyet diliyle onun aynı mânâda olduğunu bilemeyince çelişki zannediyoruz. Tevhid bizim kullandığımız dil değil, onu sonra öğreniyoruz. Onunla bunun mânâsı aynıdır. O katta o cümleyle söylenir, bu katta bu cümleyle söylenir. Bir mânâ o katta uluhiyet/tevhid cümlesiyle söylenir, bu kata yani ef’al alemine gelince kesret cümlesiyle söylenir. Moleküler düzeyde bu cümleyle söylenirken, hiç bunların olmadığı yerde o cümleyle söylenir. Cümleler farklı gibi görünse de aynı mânâdır. Anlayamamanın bir nedeni budur; uluhiyet/tevhid dili ve kesret dilini ayıramamaktır. Diğer bir nedeni ise mânâların çakıştırılamamasıdır. Bunu yapamadıkları için, bir grup âyetlerin bir kısmını diğer grup ise diğer âyetleri savunuyor. Bakın sahabe zamanından bahsediyoruz, âyetleri çakıştıramayanlar o zaman da uyarılıyor. İnsan Suresi 29 ve 30. âyetleri hatırlayınız: İnsan-29 ile İnsan-30 çakıştırılıp tek mânâ yapılamazsa, bir grup İnsan-29’u, diğer grup İnsan-30’u savunuyor, sonra oturup tartışıyorlar. İşte “bu konuşmak yasaktır” deniyor; eğer siz ayetleri böyle yanlış didiklerseniz, bu didiklemenizden hesaba çekilirsiniz. İçinden de didiklersen aynıdır. Peki, ne yapacaksın? Söyleneni yap. Söylenen nedir? Şimdi onu basit bir cümleye getireceğiz.
Anlayamazsın, îman et!
Anlatımımız içerisinde zorlandığımız bir yer burada bir sebep olarak karşımızda: Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisini anlayamamak. Anlayacak gibi olanın ise onu müstakil sanması, ona müstakil etiketi yapıştırması. “O müstakil değildir” dediğimizde bunu kabul edenin ise kulun dahlini anlayamaması. O kadar önemli ki, îman gerektiren esas nokta burasıdır. Bu yüzden diyor ki; anlayamazsın îman et. Senin Muhtariyeti Tercih Gücü yetkin var ve o yetki dûniHİ değil, o güç müstakilen VAR ve muhtar bir güç değil. İşte sende böyle bir yetki var.” Bunu duyunca kişi; öyleyse ben neredeyim diyor. Kendini hep dûniHİ algıda tuttuğu için, ona “Müstakilen VAR ve Muhtar değilsin” denilince kendisini yok zannediyor, “Ben yokum. Yoksam neye yararım?” diyor. Oysa ona söylenen ve anlaması istenen şey, onun ve özelliklerinin dûniHİ olmadığıdır. Ama sen kendini öyle sanıyorsun. Oysa sen zaten Billâhi anlamda bir kulsun. Adam sade vatandaş ama kendisini Napolyon zannediyor. “Sen Napolyon değilsin” deyince de, “Öyleyse ben neye yararım” diyor. O senin zannın. Muhtariyeti Tercih Gücü’nü yani cüzi iradeyi “Müstakilen VAR ve Muhtar” zannettiği zaman, öyle kabul ettiği zaman kişi dahlinin olabileceğini düşünüyor, müstakil ve muhtar olursam dahlim olur sanıyor. Lütfen hayallerimizi, beynimizin resim yapma gücünü Billahi anlamda kuvvetlendirelim, çoğaltalım.
Kişiye kendisini dûniHİ tanımlarsak, yani “Allah’ın dışı kavramı var, sen oradasın, sana orada Muhtariyeti Tercih Gücü yetkisi verdi” dersek olaylara dahlini hemen anlıyor. Kendisini Allah’ın dışında kabul ettiği için, kendisini ilah kabul ettiği için müdahalesini anlayabiliyor. Algıyı fark ettiniz mi? Onu o algıdan çekip de Billâhi anlama soktuğunuz zaman dahli kayboldu zannediyor. Lütfen fark edin: Siz zaten Billâhi anlamdasınız ve sizin dahliniz var. Sen şu an da Billâhi anlamdasın ve dahlin var. Ama kişi kendini dûniHİ düşündüğü için “Müstakilen VAR ve muhtarken dahlim var” sanıyor. Senin zaten olaylara dahlin var. Dilediğin gibi yapıyorsun ve zaten Billâhi anlamdasın. Sen dûniHİ bir yerdesin de seni oradan alıp bir yere getirmeyeceğiz, zaten el an yaşarken Billâhi anlamdasın. Ve canın isterse su içiyorsun, canın isterse içmiyorsun, dahlinin olduğunu gör. Dahlin var ve sen zaten Billâhi’desin, Allah’ın dışında değilsin. Bunu anlayabilmen için seni illa Allah’ın dışında mı göstermemiz gerekiyor, o zaman mı anlayabiliyorsun? Neden?
Ayetleri çarpıştırmak yasaktır.
Çakıştırmak gerek.

Çünkü hala “Müstakilen VARIM ve Muhtarım” iddian var. Bu hatalar “Billâhi olduğu zaman kulun dahli olmaz” zannından, Billahi’yi anlayamamaktan kaynaklanıyor. Ve bu yanlışlar günümüzde de var.
Bu paylaştığımız konuyu anlatanlar genellikle şöyle yapıyor: Hangi tarafı seçmişse onu destekleyen âyetleri topluyor, diğer ayetleri almıyor. İnsanın “Müstakilen VAR ve Muhtar” olduğunu iddia edecekse kesret diliyle olan İnsan-29 gibi âyetleri topluyor, alıyor. İnsan-30’u, Hadîd-22 ve 23’ü hiç almıyor. Efendimiz (SAV) işte ona kızıyor: Siz bir kısım âyetleri bir kısım âyetlerle çarpıştırıyorsunuz. Bu yüzden çarpıştırmak yasaktır.
İslamiyet’te çakıştırmak var. Âyetleri çarpıştırmak değil çakıştırmak var. Çarpıştırmak dünya işidir, esfele sâfiliyn prensibidir. Kur’ân âyetleri ve hadislerde mânâları çakıştırmak ve bir de mânâ ayrıştırmak var dememiz bunun için.
 Yönelişte, imanda sapan dördüncü gruba geldik, inşaAllah yarın devam edeceğiz.

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.