DOLAR 18,8383 0.1%
EURO 20,3282 -1.12%
ALTIN 1.128,40-2,33
BITCOIN 440401-0,63%
Afyonkarahisar

KAPALI

06:39

İMSAK'A KALAN SÜRE

ALLAH’IN VAR OLMA KOŞULLARI BAŞKADIR, İNSANIN VAR OLMA KOŞULLARI BAŞKADIR!

ABONE OL
5 Mayıs 2018 12:35
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Yılmaz DÜNDAR 5 Mayıs 2018 Cumartesi 12:35:44
 

– 174-
Zahir insana göre en somut görüntüdür. Bu yaşadığınız âlem bizim için en somut görüntüdür, bu yüzden bu âlem bizim için zahirdir, yaşadığımız hayat bizim için, bize göre zahirdir. Kesret, (çokluk) âlemi Var Görünenlerin yaşantı âlemidir. Ef’al (fiiller) âlemi Arş’ın altındaki âlemdir. Arş’ın altı, Arş’ın üstündeki manalardan vücut bulması dilenilmiş olanların vücut bulduğu yerdir. Bu var görünenlerin mana âleminde de yeri var, ama oradan haberimiz yok. Çünkü orayı hissedemiyoruz. Arş’ın üstü olan mana âlemi, Var Görünenlerin hissettikleri, tanımlayabilecekleri bir yer değildir, bildiğimiz bir yer değildir. Arş’ın üstü ve altı hakkındaki bu bilgiden sonra, dualarımız için dikkat edilmesi gereken bir şey söyleyeyim. Dualarda acele edilmesinin, haşyetle telaş edilmesinin bir önemi de bu bilgiden kaynaklanır. Ef’al âleminde vücut bulmamış bir şeyin mana âlemindeki hali için duacı olursanız, duanızı o iş ef’al âlemine inmeden önce yaparsanız ve de inşaAllah makbul olursa, mana âleminde sizin için güzellikler oluşur. Bu yüzden, bir şey vücut bulmadan o henüz mana âlemindeyken yapılan dua ile ef’al âlemine inip vücut bulduktan sonra yapılan duanın yeri farklıdır. Şunu hatırlayın: Bir işi Allah’ın nasıl yaptığını merak eden, “ben o işi nasıl yapıyorum?” diye düşünsün. Çünkü biz Allah’tan ayrı değiliz ki, bizim yapmamız Allah’tan gayrı değil. Ben nasıl yapıyorum, Allah nasıl yapıyor, diye ayırmak suç zaten. Bir iş için “şu işi Allah nasıl yapıyor?” diye merak ettiğinizde “o işi ben nasıl yapıyorum?” deyin, bir ipucu yakalarsınız. Yakalayacağınız o ipucu esasın izidir. Çünkü esastan ayrı size ait müstakil bir yapış olamaz! Ayrı bir yapı yok ki, ona ait müstakil bir prosedür olsun. Bunu fark ettiysek, duadaki o mekanizmayı bir örnekle açıklamaya çalışalım: Bir toplu taşıma aracına ihtiyacımız var, engellilere kolaylık sağlayan bir proje istiyoruz. Proje çizilecek, çizim yapılmadan önce, yani çizgiye dönüşecek manalar henüz onu çizecek olanın kafasındayken ona müracaat etsek, daha talebimize uygun bir çizim olur. Ama çizilmişse (vücut bulmuşsa) ve siz bu aşamada bir şey istiyorsanız, talebiniz kabul olursa isteğinize uygun değişiklik yapılması gerekir, çünkü çizim bitti. Fark ettiniz mi? İnsan-29 açısından baktığımızda burada önemli bir ipucu vardır: Kader vücud bulmuşken siz bir telaşla korunmak istemişseniz o kazayı hafif atlatırsınız. Ama henüz vücut bulmamışken, mana halindeyken müracaat ederseniz kaza hiç olmayabilir. Bu cümleler İnsan-29 açısından bakışladır.
ALLAH VAR GÖRÜNENLERİN MONTAJCISIDIR
Ef’al (fiiller) âleminde, manaların vücut bulduğu yer olan Arş’ın altındaki âlemde, Var Görünenlerin kendilerini hissettikleri ve bu hissi de tanımladıkları âlemde, birisi veya bir şey artık kendini hissediyor ve hissettiğini de tanımlıyor, yani takdim ediyor. Arş’ın üstünü insan hissedemez ve tanımlayamaz, orası Mana Âlemi. Allah, semavat, arz ve ikisi arasında olanların Rabbidir. Semavat ve arzın zahiri ve batıni manaları vardır. Bâtıni manada arzı beden, semavatı idrakınız, düşünceniz gibi anlayabilirsiniz. Ama bu mana ile sınırlamayın, “semavat idraktır, arz da bedendir” deyip sınırlamayın, sadece böyledir zannetmeyin. O sizin semavat ve arzınız! Evreni canlı bir birim kabul ettiğinizde onun da semavatı ve arzı var. Dünyayı bir birim olarak ele aldığınızda onun da semavat ve arzı var. “Yeryüzünde Halife yaratıldı” ayetini hatırlayın. Yeryüzünü (dünyayı) bir birim olarak ele aldığınızda onun da arzı ve seması ve arasında olanları var. Bu her bir birim için geçerlidir: Allah her şet için, arzın, semanın ve arasındakilerin Rabbi’dir!
Kesret yani Var Görünenlerin olduğu âlem için, Allah onların Rabbi’dir diyoruz. Yani Allah var görünenlerin montajcısıdır. Arş’ın altına, Rububiyet Mertebesine Rabb diye sesleniriz. Var Görünenleri var görünür hale Rububiyet mertebesi getirir. Onlar mana âleminde nasıl dilenmişse, o dileğe uygun var görünme halini (vücut halini) Rububiyet mertebesi kazandırır. Rab var görünenlerin öğretmeni, eğitmeni, montajcısıdır; bu yüzden Rabbi’dir. Kesret âleminin tamamı için düşünürseniz Rabbül Âlemin’dir.
TASAVVUF ANLATIMLARI, İSLAMİYET’İ İYİ
ANLAYABİLMEK İÇİN YAPILAN FİKİR FIRTINALARIDIR
Tasavvuf diye anlatılan aslında nedir biliyor musunuz? İslam Dini’ni daha iyi kavrayabilmek için yapılan bir fikir fırtınasıdır. Amacı yalnızca bu olan beyin fırtınalarını içeren anlayışa verilen tasavvuf ismi İslamiyet’ten farklı bir şey değildir. Tasavvuf anlatımları, İslamiyet’i iyi anlayabilmek için yapılan fikir fırtınalarıdır. Bu fikir fırtınasının içinde olayları doğru anlayabilmek için, şu gerçeği iyi görmek, iyi bilmek ve ona göre yaşamak gerekiyor:  Var görünenler, birbirlerine nispetle var hükmündedir. Dikkat edin lütfen, var görünenler birbirlerine göre varlardır. Onlara “var görünen” deme sebebimiz, bu varlığın Allah’a göre “var görünen” olmasıdır. Allah’a göre YOK hükmünde olan, birer görüntü olan bu varlığı siz birbirlerine göre de yok sayarsanız ham hayalle uğraşırsınız. Bu durumda tehlike şudur, bir süre sonra ameli kaldırırsınız, amelsiz laf salatasını İslam Dini zannedersiniz. Bu yüzden şunu çok önemseyin, var görünenler birbirlerine nispetle varlardır. Ancak, birbirine göre var olma anlayışını, bu duyguyu asıl zannedip “ben müstakilen varım” diyerek Allah’a karşı muhtariyet ilan ediliyor. Var görünenlerin birbirlerine göre var görünüşünü sindiremeyen, hazmedemeyen, bu görünüşü suiistimal eden kişi Allah’a diyor ki; ben varım, müstakilim, muhtarım!  Oysa var görünenler Allah’a nispetle YOKtur! Allah’ın var olma koşulları başkadır, insanın var olma koşulları başkadır! İnsanın var olma koşulu, o koşul Allah’ın var olma koşuluna göre yoktur. Ama insanın var olma koşulu bir başka insanda da olduğu için, onlar birbirine göre vardır. Kişi tasavvuf adlı fikir fırtınasının içine girip fikir sarhoşu olursa “yok”luk ona hoş gelir, her şeyi yok yapmaya başlar, insan olarak insana göre yokluk yaşamaya çalışır. Çok dikkat edin, birisini tespit eder, sonra da ona göre yokluk yaşar. Böyle bir şey yoktur. Size göre karşınızdaki vardır. Kişinin Allah’a göre yokluk hissini yaşaması lazım. Bu yokluğu hayattan bir örnekle şöyle açalım: Sizi birisiyle tanıştırdık, huyunuzu suyunuzu, karakterinizi tanıdınız. Onunla uzunca bir süre görüşemediniz, sonra karşılaştınız ve size baktı. Sizi gördüğünde “tanımladığı” şey yok! Burayı iyi anlayın. Burayı iyi anladığınızda, siz sizde yok olanı öyle güzel görürsünüz ki, o yokla tanışırsınız, onunla konuşursunuz. Tanıştığınız o kişi o karşılaşma anında zihninde sizi öyle hızlı tanımlar ki; mesleğinizi, işinizi, gücünüzü, huyunuzu suyunuzu, daha önceki anılarınızı, paylaştıklarınızı, hepsini hızla düşünüp sizin için bir tanım yapar. İşte o yaptığı tanım yoktur! Yok denilen o tanımlamadır, vücudunuz değil! Tanımladığı, bir zatlık, bir kişilik verdiği yoktur. Hep bunu paylaşmaya çalışıyoruz. O tanımladığı zatla yaşayıp devam edenin akıbeti cehennemdir! O kişinin gördüğü zaman tanımladığı zatı siz Hac’ca götürün getirin, ona salât ikame ettirin fark etmez. O zatın yeri cehennem. Çünkü o zat yok! Nerede yok? Cennette! Onun cennette yeri yok, cehennemde var! Bu, karşılaştığınız kişinin seni görünce seninle ilgili olarak aklından geçirdiği şeyler değil, ne düşündüğü değil. Şu: Sana baktığı zaman seninle ilgili bir kişilik oluşturuyor, seni bir kişi olarak düşünüyor, kendine göre seni tarif ediyor; “işi şu, gücü şu” diye, işte o kişilik yok! Yoksa seninle ilgili olarak aklından geçirdikleri değil! Senin için tanımladığı bir ZAT, bir İND var, seni bir ZAT olarak tanımlıyor, o tanımladığı ZAT yok. Onun izini süreceğiz ki hep o izi sürüyoruz.
İKİ “BEN”DEN BİRİSİ CEHENNEMLİK,
BİRİSİ CENNETLİK YAPIDIR
 Sizin var görünen halinizde, sizde yaşayan iki “BEN” var. Bu iki “BEN”i tanımak ve ayırt etmek gerekiyor. Hayat budur, başka bir şey değil: Bu iki “BEN”i birbirinden ayırmak! Onu kendinizde fark edip“şu o “BEN”dir, şu diğer “BEN”dir demek lazım. Çünkü takdim ettiğimiz bu iki “BEN”den birisi cehennemlik, birisi cennetlik yapıdır. Eğer siz, bu cennetlik ve cehennemlik kişilikleri/benlikleri birbirinden ayırt edemezseniz, her işi, cennetlik yapının üstünü örten ve hayatınıza hâkim olan cehennemlik “BEN” yapar. Çünkü hayata esfele safiliyn olarak o başladı. Bu yüzden, her şey onun kasasına gider. Ama o “BEN”in akıbeti cehennem, bu kesin! Siz sizdeki o “BEN”i tanır, izini sürer ve onu hayatınızdan çıkarırsanız, o zaman cennet yapısında olan “BEN” hali hayata hâkim olur, kendiliğinden. Şunun gibi: Masanın örtüsü var. Masayı görmek için örtüyü kaldırmak yeterlidir değil mi? Örtüyü çekmek için bir gayret gerekir ama örtüyü çektikten sonra masanın görünmesi için bir gayret gerekmiyor. Artık, masayı görmeniz için uğraşmanız gerekmez. Bu örtüyü cehennemlik “BEN” kabul edelim. Bunu iyi tanır, çekip sıyırabilirseniz ayrıca bir uğraşı gerekmez. Örtü gidince masa çıkıyor, hayata o hâkim oluyor. Bunu neden söylüyorum? İnsanlar “tasavvuf” adı altında yanlış işle meşguller; örtü dururken masayı öğrenmeye çalışıyorlar, “tasavvuf” diye onu merak ediyorlar. “Masanın altı nasıl, rengi nasıl?” deyip onu konuşuyorlar. Oysa onları örtü ilgilendirmeli! Sen hele bir örtüden kurtul, onu bir sıyır, hakikat zaten hazır, görünür! Hayatını onu merak etmekle geçirme! Masanın örtüsünü tanı ve onu nasıl çekeceğini öğren! Ondan kurtulunca zaten hakikat çıkacak, sen o örtüyü kaldırmaya bak. Ama hep örtülü masanın sohbeti yapılır, masayı öğrenmek için cilt cilt kitaplar okunur. Görmedikleri masanın edebiyatını yaparlar, “şurası şöyleymiş, burası böyleymiş, masanın şurasında şu varmış… Oysa örtüyü çekmekle meşgul olmak gerekiyor. Örtüyü çek ki çıksın meydana. Bunun için diyorlar “çekil aradan, çekil de çıksın Yaradan.” O yapılanlar ne biliyor musunuz? Gönül sohbet ister, Din bahane! Bir şeyler bulup meşgul olalım hali! Asıl iş bu: Örtünün izini süreceksiniz, onun ne olduğunu iyi tanıyacaksınız, hayatınızdan söküp atacaksınız. Ayeti hatırlayın: “O şiddetle def edenlere andolsun” buyuruyor. İşte masanın örtüsünü şiddetle def edenlere yemin ediliyor! “Örtüsünü şiddetle reddedeni, bu esfele safiliyn yapıyı terk edeni biliyor musun, onun kadrini anlayabilir misin?” deniyor. Yaradan “ona andolsun” diyor, ama sen hala “şu aferin desin, bu aferin desin, şu beni beğensin” uğraşındasın. Yazık. Yaradan; “şu örtüyü çekene andolsun” diyor, bunun ötesi var mı? Bu yemin size bir şevk, bir gayret vermiyor mu, sizi teşvik etmiyor mu? Birinin gözüne girebilmek için insan kaç takla atıyor ama Allah “zulmet örtüsünü reddedene, onu terk edene andolsun” diyor, bu sizi etkilemiyor. Öyle mi?

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.