DOLAR 18,4778 -0.04%
EURO 17,8615 0.65%
ALTIN 968,940,64
BITCOIN 3712347,11%
Afyonkarahisar
20°

PARÇALI BULUTLU

13:01

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

İNŞİRAH YAZILARI – 23 – Kocatepe Gazetesi

ABONE OL
20 Şubat 2019 13:36
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Yılmaz DÜNDAR 20 Şubat 2019 Çarşamba 13:36:41
 

Mü’min Sûresi 56: “Kendilerine gelmiş bir sultan  (bir delil, bir güç) olmaksızın ayetler hakkında mücadele edenler var ya, onların sadırlarında asla ulaşamayacakları bir kibirden (varlık duygusundan, müstakilen varım duygusundan) başka bir şey yoktur. O halde sen Allaha sığın. Muhakkak ki, HU Semi’ul Basir’dir.”
Ayette bahsedilen grupta olanların sadırlarında asla ulaşamayacakları bir şey var: Kibir, kibir duygusu, yani “müstakilen varım” duygusu, Allah’tan müstakil varlık duygusu. Buradaki kibir varlık duygusudur; “Varım ve Muhtarım” iddiasıdır ki bu iddia nefsin şerrinindir. Nefsin şerrinin hâkimiyet yerini tanımlamıştık, o sadırda hâkimiyet kuruyordu. Nefsin şerri sadırda hâkimdir. Bu yüzden ayet bize “kibir duygusu onların sadırlarındadır” diyor. “Varım ve Muhtarım” dedikleri ama hiç ulaşamayacakları o duygu onların sadırlarındadır. Nefsin şerrine ait o duygunun yeri sadırdır.
Bu ayetin sonu “HU Semi’ul Basir’dir” diye bir Esma’ül Hüsna ile bitiyor. Birçok ayetin esma’ül hüsnalarla bittiğini görürüz. Eğer bir ayet bir esma’ül hüsna ile bitiyorsa anlatılan konuyla ilgili bir kanuna ait mesaj var demektir. Orada, ayetteki konu ve ayette verilen mesajla ilgili bir uyarı ve o konuyla ilgili olarak esma âleminin bir kanunu söz konusu demektir. Ama bu çok ayrı bir konudur ve ayrıca ele alınması gerekir. Şimdi nasıl sadrı kalbi, fuadı, lübü ele alıyoruz, esma’ül hüsnaların da böyle ele alınması gerekir.
Casiye Sûresi 37: “Kibriya Semavat’ta ve Arz’da O’nundur. HU Aziyz’ül Hakiym’dir.”
Allah bu ayette bizi uyarıyor. Mü’min Sûresi’nde açıklanan “Varım ve Muhtarım” kibrini taşıyanlara diyor ki; Kibriya Semavat’ta ve Arz’da ancak O’nundur, O’na aittir.
Mü’min Sûresi 35. ayet: “Böylece Allah her mütekebbir cebbarın kalbini tab’ eder.”
Mütekebbir; Allaha karşı “ben de müstakilen varım ve muhtarım” diyendir. Cebbar ise bu iddiasıyla da çevresinde zorbalık yapandır. Allah bunların kalbini tab’ eder yani mühürler. Bundan önce incelediğimiz ayette bu duygunun sadırda olduğunu ve nefsin şerrine ait olduğunu öğrendik. Demek ki, onların sadırlarında böyle bir duygu var. Bu ayette ise Allah, onlarla ilgili bir uygulamayı anlatıyor. Buyuruyor ki; böylece Allah her mütekebbirin, kalbini tab’ eder, yani Allaha karşı “ben de müstakilen varım” diyenin ve bu iddiasıyla çevresine zorbalık yapanın kalbini mühürler. Dikkat ediniz, duygu sadırda olmasına rağmen sadrı değil de kalbi mühürlüyor. Ayet “kalbini mühürler” diyor. Bunu neden böyle vurgulayarak tekrar ediyorum? Çünkü meallerde bu kelimeler o kadar birbiri yerine ve o kadar fark etmemizi engelleyecek şekilde kullanılıyor ki… Ayetteki “sadr” geçiyor ama yerine “kalp” yazmışlar. Ayet “onların sadrında böyle bir duygu vardır” diyor, ama mealde; “kalbinde böyle bir duygu vardır” diye yazılabiliyor. Oysa öyle değil, o ifadeler var olan mekanizmaya terstir. Kur’an kalbi de diğerlerini de yerli yerinde kullanıyor! Kalb gereken yere kalb, sadr gereken yere sadr, fuad gereken yere fuad, lüb gereken yere lüb diyor. Çünkü bu organizasyonda her bir mananın yeri ve görevi farklı, onlar bir prosedürün parçaları. Onlar bir idrak yolundaki önemli açılımları sağlayan noktalar. Siz eğer meal yaparken onların yerini ve manasını değiştirirseniz okuyan yalnızca “duygusal bir öğüt” okumuş olur, çok önemli bir mekanizmayı öğrenemez. Öyle olunca nasıl davranacağını da öğrenemez, yani bir amel çıkaramaz.
Mü’min-35’ten öğreniyoruz ki; Allah kalbi mühürlüyor. “Sadrında mütekebbir duygusu olanın ve bu konuda cebbar olanın” yani bu duygusuyla etrafa zulmedenin, zorbalık yapanın kalbini tab’ eder, mühürler. Bu öyle bir cezadır ki. Çünkü sadırda nefsin şerrine ait olan o mütekebbir duyguyu yok edecek şey kalbteki açılımdır. Kalp mühürlendiği zaman artık bunu çözemeyecek demektir, kişi bu işten kurtulamayacak, bunun sonucunu yaşayacak demektir; kalbteki Lüb ona doğru yolu tevhid yolunu gösteremeyecek demektir.   
Mü’min Sûresi 27. ayet: “Musa dedi ki, muhakkak ki ben hesap gününe iman etmeyen her mütekebbirden (Allah’a karşı “ben de müstakilen varım” diyenden) benim de Rabbim sizin de Rabbiniz’e sığındım.”
Firavun döneminde mütekebbirliği büyük bir iddia haline getirerek ülkeyi yöneten bir sistem içerisinde yaşayan Hz. Musa aleyhisselamın sığındığı bir dua: Ben, hesap gününe iman etmeyen her mütekebbirden (Allah’a karşı “ben de varım” diyenden) benim de Rabbim sizin de Rabbiniz’e sığındım.
Zümer Sûresi 60. ayet: “Kıyamet günü, Allah üzerine yalan söylemişleri yüzleri simsiyah olmuş görürsün. Mütekebbirler için (Allaha karşı “ben de müstakilen varım” diyenler için) mesva (kalma yeri, ikamet yeri) cehennem de değil midir?”
“Allah üzerine yalan” yine karşımıza çıktı. Zümer–60. ayet Allah üzerine yalan söyleyenleri anlatıyor. O grubun en önemli özelliğinin “O’nun dışında ben de müstakilen varım” iddiası olduğunu, “Varım ve Muhtarım” iddiasında olup bunu da fiile dökmek olduğunu, onlara bu yüzden “Allah üzerine yalan söyleyenler” denildiğini görmüştük. Şimdi ayet diyor ki: Allaha karşı yalan söyleyenleri yüzleri simsiyah olmuş görürsün. Mütekebbirlerin ikamet yeri cehennemdir.
Zümer Sûresi 72. ayet: “Denildi ki; girin cehennemin kapılarından, orada ebedi kalıcılar olarak. Mütekebbirlerin (Allah’a karşı ben de varım diyenlerin) kalacakları yer ne kötüdür.”
Zümer 60 ve 72, bize mütekebbirlerin ahiretteki hallerini öğretiyor ve yaşantısında mütekebbir olanların (Allah’a karşı ben de varım ve muhtarım diyenlerin) kalacakları yeri cehennem olarak tanımlıyor.
Şimdi mütekebbirliği hayatımızdan bir halle örneklendirelim, hayatımızdan mütekebbir bir kare bulalım. Böyle birçok hal var ama biz çok sık rastladığımız ve mütekebbir konusunda çok tuzağa düştüğümüz bir halle ilişkilendirelim ve bu olay sırasındaki idraka dikkat edelim.
Ayetlerde “durr” tabiri geçer. Durr; zarar, hastalık, sıkıntı gibi manalara gelir. İnsanlara bir durr verilmesi, bir sıkıntı, bir hastalık, bir zarar gibi olayları içerir. İnsan böyle bir “durr”la karşılaştığı zaman onun o davranışları biraz önce bahsettiğimiz mütekebbir haliyle çok ilişkilidir, çok dikkat etmesi gerekir. Durr, insan için çok önemli olan bir sınav demektir, biraz önce bahsettiğimiz o halle ilgili çok önemli bir sınav içerir, bir fitne içerir. Bir durr sürecinde bir kişinin başına herhangi bir sıkıntı, herhangi bir hastalık, herhangi bir zarar geliyorsa, böyle bir süreçte bir stres yaşıyorsa, kişi bu süreçte şöyle düşünecek, düşünmelidir. Bu süreçle ilgili şimdi paylaşacağım şey çok önemli, lütfen anlatmaya çalıştığım şeyi yakalayabilmek için yüksek bir gayret gösteriniz. Bir “durr”la karşılaştığında kişi ne yapmalı, nasıl düşünmelidir? Kişi o zaman şöyle düşünecek: Rahat ve memnun iken, herşey yolunda gözüküyorken yaşantım nasıl? Rahat ve memnun hallerinde, Allah’a karşı özgürmüş hissiyle gerçekleştirdiği; haddi aşma, şımarma, Allah yokmuş gibi davranma ve ayetleri bile bile inkâr etmelerini yakalayacak. Burası anlaşıldı mı? Bir durrla karşılaştığında bunu mutlaka yapacak, yapmalıdır. Bunu mutlaka yapmalıdır. Hatta o kişide mütekebbir yapı o halinden dolayı ağır basıp da “ben bir şey yapmadım ki” dese bile bunu yapmalıdır, bu dediğimi mutlaka yapmalıdır. Hemen, işinin sağlığının iyi gittiği, sıkıntısının olmadığı, rahat, memnun, herşey yolunda gözüküyorkenki yaşantısını mutlaka didiklemeli ve o rahatlık içerisinde kendini Allaha karşı özgür hissettiğinde “haddi nasıl aştı, Allah’a karşı nasıl bir şımarma yaptı, nasıl Allah yokmuş gibi davrandı, ayetleri bile bile nasıl inkâr etti?” bunları tek tek bulmalıdır.
“Ayetleri bile bile inkâr etmek” tabiri de ayetlerde çok geçer. “Ayetleri inkâr etmek” var, bir de bir grup insan vardır ki “ayetleri bile bile inkâr edenler” diye bahsedilir. Ayetleri bile bile inkâr etmenin başladığı yer neresidir, bu durum nereden başlar? Çünkü biz o skalada mıyız değil miyiz bu önemli. Bakın nereden başlar: Kişi bir ayet duyuyor ama diyor ki; biliyorum günah ama yapıyorum. Duyuyoruz öyle ama böyle yapıyoruz. Zamanımızda o olacak şey mi? İşte bu yaklaşımlar, ayeti bile bile inkârdır. “Ayeti bile bile inkar” bu noktadan başlar. Bu tanımları böyle aldığınız zaman hiçbir ayeti öteleyemezsiniz, ayetlerin içine düşersiniz, ayetlerin hepsi size hitap eder hale gelir.
Bir durr’la karşılaştığımızda ne yapmalıyız, şimdi ona dönelim. Kişi normal rahat halini didikler ve onları bulursa ki bulmalı, mutlaka bulmalı. Hatta “ben yanlış bir şey yapmadım ki” diyorsa bile bunu böyle yapmalı, bir yanlış bulamıyor olsa bile yapmalı. Ve bu didiklemenin peşine mutlaka; “Allahım rahat durumumdaki haddi aşmalarımı bağışla, bana merhamet et” diye tövbe etmelidir, af dilemelidir, bağışlanma istemelidir. Sonsuz hayatın reçetesi budur. Dünya hayatıyla ilgili birçok reçete bulabilirsiniz. Zarar etmişsinizdir, bir yerden alır onu kapatırsınız, sıkıntınızı bir şekilde giderirsiniz ve tekrar rahata çıkabilirsiniz. Ama sonsuz hayatınızı kurtarmak istiyorsanız, sizin için “durr” olan o halin size lütuf olmasını istiyorsanız, o halin sizin rahat zamanınızdaki haddi aşmanızla ilgili olduğunu bilip tövbe etmelisiniz, mutlaka: “Allahım rahat zamanımda bilerek veya bilmeyerek nasıl haddi aşmışsam, sana karşı nasıl şımarmışsam, seni nasıl yok farz etmişsem beni bağışla Allahım, bana merhamet ediver.” Bu duayı yaptığınızda o sıkıntı sizin için büyük lütuf haline gelir. Ve bu tövbeniz yani zorda olanın yalvarması, tövbesi çok önemlidir, çok makbuldür. Bu yüzden, “durr” olan o şey sizin için büyük bir nimettir ve sizi özellikle mütekebbirlikten korur, kurtarır, sıyırır.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.