ŞEHİR, HAYAT VE GÖNÜLLÜLÜK

ŞEHİR, HAYAT VE GÖNÜLLÜLÜK

Medeniyetimiz insana, hayata ve şehirlerimize bir dil nakşetmiştir; o gönüllülüktür. Bu dil “vakfet, yaşa ve yaşat” olarak biliniyor. Sürdürülebilir gönüllü teşekküllerin bugünkü adı sivil toplum kuruluşlarıdır, hafızamızdaki adı ise vakıflardır. Tüm zamanların gönüllük dili olan bu anlayış “vakıf medeniyeti” kimliğiyle Anadolu’nun ve gönül coğrafyamızın kılcal damarları haline gelmiş ve yüksek bir hayat inşa etmiştir. Afyonkarahisar’ımızın da her köşesi bu gönüllülük mührüyle doludur. Gönüllülük aslında bir toplum ve bir hayat inşasıdır ki buna “hasbilik” de demişler… Bu hasbilik; insana, hayvana, çevreye, topyekûn hayata beklentisiz bir katkı için heyecan duyan, bu konuda dertlenen kalplerin organize oldukları STK’larla (Gönüllü Kuruluşlar) sürmektedir. Bölmeden, ötekileştirmeden varı olduğu gibi kabul eden bakış açısı bu yüzden STK’ların olmazsa olmazıdır. Şehrin, insanın hatta dünyanın sulh ve selameti için gönüllülük ve STK’lar böyle ikame edilmelidir. Küresel gönüllülük anlayışı ve STK örgütlenmeleri bu anlayıştan çok uzakta olsalar da, vakıf medeniyetinin varisleri olan bizlerin bölmeyen, tevhid eden bu dili aileden ve en yakın çevremizden başlayarak, hayatın her alanında ihya etmemiz önemlidir. Bu noktada STK’lar ve yönetimlerin öncelikli görevi bu dili güncel kazanımlarla geliştirmek ve sürdürmek olmalıdır.
Selçuklu ve Osmanlı’da STK’lar vakıflardı. Vakıflar; empati yapan, eğiten, doyuran, giydiren, ısıtan, evlendiren, iyileştiren, insana ve hayvana sahip çıkan, halk sağlığı ve psikolojisini düşünen, yol, su okul, mescid inşa eden, kurduğu tekkelerle hayatı ve gönülleri imar eden, her derde derman bir gönüllülük dili olmuşlardır. Dış güvenlik, içişleri ve adalet dışındaki hizmetlerin neredeyse tümü STK’lar eliyle, o günkü vakıflarla icra edilirdi. Bunun güncellenip, yerelden başlanarak yaşatılması elzemdir. Bu konuda hemen ifade edeyim ki şehrimizdeki faaliyetler mutluluk vericidir. Mülteciler konusunda kardeşçe faaliyetlerin yapıldığı, bu konuda BM’in gelip inceleyip örnek gösterdiği STK’larımız var. Şehrimizin her bir mahalle ve sokağında kimin neye ihtiyacı olduğunu tek tek bilen ve bu ihtiyaçları karşılayan gönüllülerimiz var. Hatta günümüzde devlet işleyişi bile neredeyse bir STK gibi… Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfımız, Yarım Elma Derneğimiz tam bir STK zihniyetiyle, bölmeden, ötekileştirmeden yıllardır hizmet ediyor; bunu bizzat müşahede ediyor, yaşıyoruz.
STK’ların yeri, önemi ve rolü için ölçü şudur: Gönüllü faaliyetler hayattan çıkarıldığında hayat sürdürülebilir olmaktan çıkıyor olmalıdır. Bir takım STK’lar kapatıldığında hayat normal yürüyorsa, hatta daha iyi ve güvenli hale geliyorsa, o toplumdaki STK’lar gerçek gönüllülük hareketleri değil demektir.
Cazibe merkezi ve marka şehir olmak birçok sebeple çok önemlidir. Afyonkarahisar çok farklı bir manyetik alana, iyi hissettiren bir auraya sahip. Bunlara şehrimizdeki güçlü tasavvuf kültürü, ilim ve sanat geleneği, misafirperverlik eklendiğinde, ayrıca Kurtuluş Savaşı’nın mühür noktası olmak, tüm bölgeleri kucaklamak, tüm yolların merkezinde olmak gibi avantajlarımız var. Bütün bunlar göz önüne alındığında, zaten cazip ve marka vasıflara sahip bir şehir olan Afyonkarahisar’da insan hakları, risk gruplarına pozitif ayrımcılık, huzur, barışık yaşama, hayat boyu öğrenme, güçlü aile, vizyoner nesiller, sağlıklı gıda ve akıllı beslenme gibi hedeflerle yaşamak ve bunları yaşatmak üzere gönüllülük esaslı bir süreç başlatılmıştır. “Global düşün, yerel imkanlarla çözüm üret” yaklaşımı ile yürüyen bu süreçte, medyamız, STK’larımız, üniversitelerimiz, merkezi ve yerel yönetimlerimizin yüksek hamiyet ve gayretleri dikkat çekmektedir. Bu aslında çok güçlü bir devlet millet işbirliği ve sivil toplum hareketidir. Taşıdığımız mirasın sorumluluğu ve gereği de budur. Vakıf medeniyetinde altyapı, şehircilik, çevre, sağlık, temizlik, onarım, eğitim, kız çocuklarının ve gençlerin ev bark sahibi olması, yaşlılar, kimsesizler, engelliler, yetimler, işi bozulanlar, hapse düşenlerin aileleri gibi hayata ait tüm detaylar, vakıf senetlerinin konusu olmuşlardır. Yani hayatın sürdürülebilirliği için ihtiyaç duyulan her alanda çalışan STK’lar (vakıflar) bu aktiviteleri kendilerine vazife bilmişlerdir. Bu gönüllülük şehrin, hayatın hatta yöneticilerin önceliği değilse o toplum sosyolojik açıdan kör, sağır ve dilsizdir; o toplumda, o şehirde ne bireyler arasında ne de aile içinde sağlıklı münasebetler geliştirilemez. Kör, sağır ve dilsiz bir toplumda insan onuru, barış ve demokratik yaşantıyı ikame etmek ve sürdürmek mümkün olmaz. İstediğimiz bu gönüllülüğe zemin oluştan önemli faktör, halkın kararlara organik katılımıdır.
İnsanın sahip olduğu potansiyellerden birisi de karşılık beklemeksizin iş yapma hissidir, gücünü, yeteneklerini ve imkânlarını karşılık beklemeksizin paylaşma duygusudur. Bu hissi, bu duyguyu aktif hale getirmek, önündeki bireysel ve toplumsal engelleri kaldırmak gönüllülük için bir diğer alt yapıdır; bunun yolu da kararlara saygı duymaktan geçer ki biz bunu yaşamış ve yaşatmış bir toplumuz. Güçsüzün ve sivil bakış açısının otorite karşısında önerilerini rahatlıkla dile getirdiği ve buna da teşvik edildiği olaylara ilişkin örnekler, Rasulullah Efendimiz (SAV) ve ashabı döneminde, Selçuklu ve Osmanlı’da yazılı kaynaklarda oldukça fazladır. Günümüzde de Devlet-Millet kaynaşması en üst düzeydedir.
Bir malın, bir gelirin, bir hizmetin şahsi mülkiyetten çıkarılarak, belli şartlar ve hedeflerle ama bir karşılık beklemeksizin (sadece Allah için) insan, hayvan ve çevrenin hizmetine tahsisedilmesi kültürümüzde vakıf olarak bilinir. Tarihimizde bu görevi yerine getirmiş yüzlerce belki de binlerce vakıf vardır. Günümüzde STK kavramı tam da bunu içermelidir. Bu vakıflar hayatı bir bütün olarak el aldıkları için yerleşik yaşantı, göçebe hayatı veya yaban hayatı ayrımı yapmadan tüm hayat tarzlarını ve tüm canlıları korumaya geliştirmeye çalışmışlardır. Çok basit bir taramayla detaylarını internetten de bulabileceğiniz bir kaç STK örneğini sadece adlarını vererek merakınıza sunmak isterim: Mürselli İbrahim Ağa’nın banisi olduğu Leylek Vakfı, Bursa’daki Gurabâhâne-i Lâklâkan gibi vakıflar, çatıdaki leyleği unutmayan bir gönüllülüğün örnekleridir. Gurabahane-i Laklakan, bugünkü ifadesiyle Leylek Hastanesidir. Halkın dinlenmesi, hava alması ve mesireliği için tahsis edilen “Bahçe vakfı” bir başka örnektir ki bugün her ile inşa edilen “millet bahçeleri”nin ilham kaynağı olabilir. Halka mevsiminde meyve ulaştırmayı hedef edinen vakıflar kurulduğunu duydunuz mu? Sultan Fatih Mehmed’in kurduğu Duvar ve Sokak Temizliği Vakfı, Kaptan-ı Derya Gazi Hasan Paşa’nın Çevre Düzenleme Vakfı, mahalledeki çeşmenin suyuna yaz günlerinde dağlardan kar tedarik edilerek suyun soğutulmasını sağlamak amaçlı vakıflar, her yıl Recep ayında helva pişirip dağıtan vakıflar, göllerin ve su kaynaklarının temizlenmesi amacıyla kurulan vakıflar, fakir kızların evlilikleri, merasimleri, elbise masrafları ile yaşlı kadınlar için çalışan vakıflar, yetim ve öksüzlere ergenliklerine kadar bakmayı gaye edinmiş vakıflar, yıkılmaya yüz tutmuş ve suyu çekilmiş çeşmeleri aktif hale getirmek amacıyla kurulmuş vakıflar, gelirlerini görme engellilere tahsis eden vakıflar, 1588 yılında Hüsrev Paşa tarafından Van Gölü’nde oluşabilecek kazalara karşı acil yardım gemisi yaptırarak çalıştıran vakıf, Sokullu Mehmet Paşa tarafından savaşa gidecek gazi ve mücahitler için iyi atlar yetiştiren vakıf, Mihrişah Valide Sultan tarafından askerlerin giyecek, yiyecek ve savaş malzemelerinin alınmasını gaye edinen vakıf, 1773 tarihinde İstanbul Eğrikapı’da kaymak, yoğurt, süt imalathaneleri ile mumhane, kükürthane, çinihane, fırın ve şişehane kurarak toplumu teknolojik hale getirmeye çalışan o günün T3 vakfı gibi çalışan vakıf, 1708 yılında Hacı İbrahim Paşa tarafından borçlular ve hapse düşen Müslümanlara nakit desteği sağlayan vakıf, her kurban bayramında iyisinden kurban alıp muhtaç mahallelerde kesip dağıtan vakıflar, hastalık ve doğal olaylar karşısında geçim darlığına düşen yetimlerin, dul hanımların ihtiyaçları, zorda kalanların, bakıma muhtaç kişilerin desteklenmesi için çalışan vakıflar; düşmana esir düşenlerin fidyelerini vererek hürriyetlerine kavuşturulmalarını sağlayan vakıflar gibi yüzlerce STK, aslında hayatı tüm yönleriyle imar eden bir gönüllülük dili ve bir hasbilik hikâyesidir. Dileğim odur ki konumu ve görevi ne olursa olsun bizler Afyonkarahisar’ımızda bu sevgi ve hasbilik diline sahip çıkalım, bu hafızayı canlı tutalım, yaşatalım. Gönül dilinin etkin ve sınır tanımaz sesi olan STK’ların şehrimizde hatta dünya sathında, her alanda var, etkin ve sürdürülebilir olmalarını sağlamak için ya Allah, Bismillah…
Mart ayında olmamız hasebiyle; bir gönüllülük destanı olan ve Bedr’in aslanlarına benzetilen Çanakkale şehitlerimize bu vesileyle rahmet diler, cümle şüheda ve gazilerimize muhabbet ve hürmetlerimi arz ederim.
Gönüllü tavırlara göre organize olmak, şehrin ve hayatın asli gıdasıdır, korunması gerekir. Bu durum, hür yaşamanın da güvencesidir. Bu amaçla; STK ve yerel yönetimler işbirliği içinde çalışmalıdır. Unutmayalım ki gönüllülük fıtri bir haslettir; fıtrat toplumu olmamızı sağlar. Fıtrat akıllı, ilerici ve öncüdür. Fıtri bireyler haline gelmek, bu dili bilen ve ona uygun bilgi üreten bir gönüllülük ortamını ve sistemini gerektirir. Orkestramızın şeflerinin fıtrata uzak yabancılar ve zalimler olmaması gerekiyor! Bunun için gereken güç ve potansiyel, İstiklal Marşımızda da ifade edildiği gibi iman dolu göğsümüzdür. Bu güvence, gönüllülük ve hasbi tavırlar sayesinde yaşar. Bunun için sivil toplumun dili hayati önemdedir; bu dili kullanan STK’lar ise ilaç gibidir. Bu yüzden, bir gönül medeniyeti olan medeniyetimizde toplumun diline güçlü yetki ve destekler verilmiş, hür bireyler ve hür bir toplum önemsenmiştir. Bu hedef her an geçerlidir, yönetişim anlayışımız böyledir. Hedefimiz, şehrimizde gönüllülüğe dayalı iletişim dilini ve lisanı hali oluşturmak ve sürdürülebilir kılmaktır. Bu oluşturulduğunda, göreceğiz ki hayat daha güzel, daha huzurlu, daha ileri olacaktır…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi