NEFS TERBİYESİ (Billahi Anlamda Hürriyet- DuniHi Anlamda Hürriyet)- 20

NEFS TERBİYESİ (Billahi Anlamda Hürriyet- DuniHi Anlamda Hürriyet)- 20

Esfele safiliyn insan birisine veya bir şeye yakın olmak istiyorsa ona “seviyorum” der, uzak olma arzusuna da “sevmiyorum” der. Heva ve heveslerine göre belirlediği bu yakın ve uzak tanımlarını her an değiştirebilir. Esfele safiliyn insan “Seviyorum” dediyse mutlaka bir karşılık da tanımlamıştır ve bu tanımladığı karşılıkları bekler, ister. Yani bir duniHi ilah da kendi ilahlık hissiyatı krallığına göre uzak ve yakın olanları belirler, karşılıklarını da bekler. Bir duniHi ilah, bu davranışlarıyla aslında Allah’ın ilahlık vasıflarını taklit etmektedir. Allah’ın ilahlık vasıflarını taklit eden bu esfele safiliynin bütün bu davranışları sadrından süzülür ve beden dili olarak yansır. Bu, böyle insanların bedenlerine giydikleri nefret elbisesidir. Bu elbisenin kumaşını sağlam ve sürdürülebilir yapan ise, onların Allah’a karşı kasıtlı olan, nefret içerikli konuşma dilleridir. Mülk Sûresi 21. ayette Rabbimiz nefret kumaşına bürünmüş ve nefret diliyle konuşan esfele safiliyn format esiri bu insanlar için “Hayır, onlar (hayatlarını) bir haddi aşmışlık ve nefret içerisinde inatla sürdürmektedir” buyurur. Böyle insanlara gerçek sevgi yasaklanmıştır. Hac Sûresi 38. ayette Rabbimiz “Allah hain ve nankörü sevgisinden mahrum eder” buyurarak esfele safiliyn formatın nefret duygularına mahkûm olduğunu inananlara duyurmaktadır. Esfele safiliyn formatın nefret kumaşına bürünenlerine karşılık A’raf Sûresi 26. ayette Rabbimiz bize “Takva Libası elbette en hayrlısıdır” buyurmakta ve Billahi anlamda hürriyetle nefret kumaşı yerine takva kumaşını tercih etmemizi öğütlemektedir. Nefret kumaşından ancak nefsin şerrine ait olan konuşma dili terk edilerek kurtulunabilir. Takva elbisesi için ise ek bir işlem gerekmez. Nefret kumaşı silinince takva kumaşı onun altında hazırdır. Nefsin şerrinin konuşma dili silinince nefsin fıtratına uygun konuşma dili hazırdır. Esfele safiliyn formatı fonksiyonsuzlaştırmak yeterlidir.
Hz. İbrahim (AS) kavmini şöyle uyarmıştı: “(İbrahim onlara) dedi ki: Siz sırf aranızda dünya hayatına has muhabbet ve sevgi uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lanet okuyacaksınız. Varacağınız yer cehennemdir ve hiçbir yardımcınız da yoktur.” (Ankebut-25)
Ayetin günümüze bakan manasal açılımı şöyledir: “Gerçek sevgiden mahrum olarak nefret duygularıyla hareket eden sizler, Allah’a ve O’nun yarattıklarına olan nefretiniz sebebiyle ilahlık hissiyatınıza uygun ve hoş gelen heva ve hevesler edindiniz. Bu heva ve heveslerinize göre hayat tarzları oluşturdunuz. Böylece Kazanılmış Değişiminizi batıl yolda gerçekleştiriyorsunuz. Kıyamet günü bu nefretiniz çoğalacak da birbirinize yönelteceksiniz. Sonuçta varacağınız yer cehennem olacak ve dünya hayatında alıştığınız destek ve yardımları da bulamayacaksınız.”
Esfele safiliyn hayat tarzını benimsemiş, tercihlerini duniHi anlamda hürriyet ile gerçekleştiren, açıktan veya gizli pozisyonlu duniHi ilahların sadırları nefret kökenli kıyas şeytanlık zann alanı haline geldiği için, heva ve heveslerine yönelik olarak ilahlık hissiyatları üzerinden oluşturdukları davranışlarının bu yarışına hayat mücadelesi gözüyle bakıyor olduklarından, böyle kişiler gerçek sevgi ve kardeşlik çerçevesinde bir grup, bir cemaat veya bir topluluk hiçbir zaman oluşturamazlar. Ancak bir gruba da ihtiyaçları olduğundan topluluklarını esfele safiliyn yöntemlerle bir arada tutmaya çalışırlar. Bu yöntemler genellikle tehdit, korku ve menfaatlere dayalıdır.
Haşr Sûresi 14, bu konuda “onların kendi aralarındaki be’sleri (Müstakilen Varım ve Muhtarım iddialarının hırsları, güç ve alan savaşları) şiddetlidir. Kalbleri dağınık ve ayrı ayrı olduğu halde onları toplu sanırsın (toplulukmuş gibi görüntü verirler). Bu halleri onların akletmeyen birileri olmalarındandır.” buyurur. Ayette geçen “kalbleri dağınık ve ayrı ayrıdır” cümlesine dikkatinizi çekmek isterim. İnananların kalpleri, Kayıtlı Kendini Hissetme Duygusu’nun esas halkasına dâhil oldukları zaman o kalpler tek ve “biz” anlamındadır. Müminler ayrı ayrı fertler değillerdir, yani müstakilen var ve muhtar değillerdir. Ayet “müstakilen var ve muhtar” iddiayı çok önemli şekilde şöyle böyle vurguladı: Kalbleri dağınık ve ayrı ayrı… Esfele safiliynde olan her kalp kendisini müstakilen varım ve muhtarım iddiası altında ortaya koyduğu için, her birinin ilahlık hissiyatı ayrı ayrı birer fert olarak dışarıya çıkmaktadır. DuniHi anlamda hürriyet ile tercih yaparak neyi, kimi ve nasıl seveceğini belirleyen duniHi ilahların dünya ve ahiret hallerini Rabbimiz inananlara Bakara Sûresi 165, 166, 167. ayetlerde bildirmektedir:
“İnsanlardan kimi de Dunillahi bir endad edinip onları Allah’ı sever gibi severler. İman etmiş olanlar ise Allah’a sevgide daha şiddetlidirler. O zulmedenler azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın Şedid’ül Azab olduğunu göreceklerini keşke şimdi anlayabilselerdi. O zaman geldiğinde kendilerine tabi olunanlar azabı görerek kendilerine tabi olanlardan uzaklaşıp gitmişlerdir. Aralarındaki ilişkiler de parçalanıp kopmuştur. Tabi olanlar “keşke bize bir kere daha fırsat verilseydi de şu sevdiklerimizden bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak” dediler. Böylece Allah, onlara amellerini kendilerine acı pişmanlıklar olarak gösterir. Onlar nardan çıkacak da değillerdir.”
Ayetin manasal açılımını ve yapılan uyarıyı görebilmek için öncelikle “Dunillahi bir endad edinmek” ne anlama gelir, onu nasıl anlamalıyız, sonra da “Allah’ı sever gibi severler” cümlesini açmalıyız. Endad oluşturmak herhangi bir şeyi Allah’a denk ilan etmek, böyle kabul etmek ve onu Allah gibi görmek manalarını içeren bir davranış biçimidir. Dunillahi bir endad, duniHi algı ve zannlarıyla Allah’tan ayrıca müstakilen var ve muhtar varlıklar ilan etmek, kabul etmek, onlara ilah muamelesi yapmak demektir. Bir kişi iki şekilde dunillahi endad edinir. Esas olan ise söyleyeceğimiz birinci şekildir ki birincil şirki oluşturur. Kişi duniHi algı ve zannlarıyla “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasına girerek bir duniHi ilah olur ve önce kendisini dunillahi bir endad edinir, ilahlık hissiyatına bürünür. Bu birincil şirk esas şirktir, bu gerçekleşmeden şirk diye bilinenler, şirk listeleri ortaya çıkmaz. Bu birincil şirkin kapsamına giren duniHi ilah daha sonra ilahlık hissiyatının heva ve heveslerine göre başka “müstakilen var ve muhtar” varlıklar ilan eder ve kabullenir ki buna fiziksel putlar da dahil edilebilir. Bu durum ikincil şirki oluşturur. “Endad” edinmeyi yalnızca fiziksel put gibi anlamak mevzuyu hiç anlamamış olmaktır, ayeti ötelemek olur. Bir ateisti düşünün; kendi halinde yaşayan bir ateist. Bir inanç sahibi değil. Dolayısıyla inançla ilgili hatalar yapmıyor. Bir fiziksel putu yok. Dolayısıyla ayetin kapsamına girmiyor mu, bu ayete göre bu ateist kurtuldu mu? Eğer ayeti yalnızca fiziksel put ve yalnızca inanıyorum diyen kişilerin yaptıkları hatalar olarak ele alırsanız bir ateist bu ayetten sıyrılmış olur. Halbuki bir ateist sade yaşayan birisi bile olsa, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiası sebebiyle birincil şirk kapsamındadır. Dolayısıyla, ayetin kapsamına girmeyen hiçbir esfele safiliyn kalmaz. DuniHi algı ve zannlarına, “müstakilen varım ve muhtarım” iddiasına sırtını dönmüş, ilahlık hissiyatını reddetmiş, Amentü Billahi demiş ve bu imana uygun olarak ameller ortaya koyanlar, yani sadrını duniHi algı ve zannlarından, bunların heva ve heveslerinden temizlemeye çalışanlar dışındaki herkes bu ayet kapsamına düşer, ayetin kapsamına düşmekle de dunillah bir endad edinmiş olur. Ayet diyor ki “onu Allah’ı sever gibi severler.” Allah’ı sever gibi severler demek kesinlikle şöyledir; Dunillahi endadlarını Allah’ın yerine koyarlar. Allah’a ve yarattıklarına olan nefretlerini de dunillahi endadlarını kutsama vasıflı severek Allah’a karşı nispet ederler. Ayetin sonunda öğreniyoruz ki duniHi ilahların nefret kökenli kıyasa dayalı ve ilahlık hissiyatları üzerinden oluşturdukları hayat tarzlarının karşılığı cehennem olacaktır ve ilahlık hissiyatları kaynaklı davranışları kendilerine acı pişmanlıklar olarak geri dönecektir.
Rabbimiz inananları bu nefreti gerçek sevgi zannetme halinden dünya hayatında kurtaracağını müjdeler. Meryem Sûresi 96: “Muhakkak ki iman edip salih amel işleyenlere gelince Rahman onlar için bir sevgi oluşturacaktır.” Manasal açılımı: “Müstakilen varım ve muhtarım iddiasından vazgeçmiş, sadrını duniHi algı ve zannlarından, bunların heva ve heveslerinden temizlemeye gayret eden hayat tarzı oluşturanları Allah merhametiyle nefret duygularından temizleyecek, onlara gerçek sevgiyi yaşatacaktır.” Hac Sûresi 38. ayet: “Muhakkak ki Allah hain ve nimetleri küfür amaçlı kullanan nankörleri sevgisinden mahrum eder.” buyurmaktadır. Yani: “Müstakilen VAR ve Muhtar” olan ancak Allah iken Allah’a karşı “ben de müstakilen varım muhtarım” iddiasında bulunan hainleri, Allah’ın verdiği nimetleri Allah’a ve yoluna karşı kullanan nankörleri gerçek sevgiden mahrum eder. Onları nefretlerine mahkûm eder. Amentü Billahi diyerek gereğini yapanlar, Hucurat Sûresi 10. ayete göre bu yaşadıkları gerçek sevgi sayesinde ancak kardeştirler. Oysa nefrete mahkûm duniHi ilahlar, Haşr Sûresi 14. ayete göre, kardeş ve topluluk olamazlar.

Sosyal Medyada Paylaşın:
İlginizi Çekebilir

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi