DUA 22

DUA 22

“Allahümme e’ûzü bi rızâke min sehatike ve bi muâfâtike min ‘ukûbetike ve bi rahmetike min ğadabike ve e’ûzü bike minke; lâ uhsi senâen ‘aleyke ente kema esneyte ‘ala nefsike.”
“Allah’ım hoşnutsuzluğundan rızana, cezalandırmandan affına, gazabından rahmetine sığınırız. Allah’ım senden sana sığınırız. Biz hiçbir zaman anlayamayız Ya Rabbi, senin kendine olan senan gibi sana sena edemeyiz, bunu da itiraf ederiz Allah’ım.”
Geçen haftaki yazımızda “Havf ve Reca” yani “Korku ve Ümit”in Kur’an-ı Kerim’de bize bildirilen birer denge unsuru olduğunu belirtmiş ve “korku” duygusunu, bu kısmı incelemiştik. Bu hafta ise “ümit” veya “umut” kısmını anlamaya çalışarak, Rabbimizin bizden istediği “havf ve reca” arası bir hayatın denge unsurunu hakkıyla idrak etmeye gayret edeceğiz.
“Korku” duygusunun doğru makamdan olması gerektiğini, “müstakilen VAR ve Muhtar” olanın ancak Allah olduğunu bilen inananın Rabbimizin makamından korkmasıyla yaşadığı haşyet duygusunun onu Rabbimize yaklaştırdığını önceki yazımızda anlamıştık. Şimdi “reca” yani “ümit”i anlamaya çalışacağız.
Reca; kulun Allah’ın rahmetine güvenerek ümit içinde olması anlamında kullanılan tasavvuf terimidir. Ümit de aynı korku gibi doğru makamdan olması gereken bir duygudur. Bu makam ise ancak Rabbimizdir. Biz ümit duygumuzu ancak müstakilen “güç, mülk ve hüküm” sahibi olan Rabbimize karşı yaşayabiliriz. Bu şekilde Billahi idrakle bu duyguyu yaşamak inanana bu dünyada ve ahirette nimetler sunar…
Peki, bir dunihi ilah “ümit” duygusunu nasıl yaşar?
Öncelikle müstakil “güç, hüküm ve mülk” sahibi olduğunun zannıyla kendi ilahlık hissiyatlarını tatmin etmeye çalışır. Sonra bakar ki bu mümkün değil, hemen başka bir dunihi ilaha sarılır; kendinden üstün gördüğü o dunihi ilahı memnun ederek kendi ilahlık hissiyatını tatmin etmeye çalışır.
Önceki yazımızda misallendirdiğimiz çalışan-patron ilişkisini hatırlayalım. O örneğimizde patronunu doğru makama oturtamayan bir çalışanın, rızkının Allah’tan geldiğini fark edemeyip patronundan bilmesini incelemiştik. Şimdi o örneği biraz derinleştirip geliştirelim. Fıtrat itibariyle sessiz ve kendi başına karar alamayan bir çalışan, çevresindekileri kolayca yöneten patronunu dunihi ilah edinmiş olabilir. Bu çalışan kendini müstakil olarak Allah dışında görüp “benim gücüm buna yetmez, ben bu işi yapamam, bu kararı veremem” dedi. Onun bu yaklaşımı aslında kendindeki ilahlık hissiyatlarının tatmini içindir. Dikkat edin lütfen; ilahlık hissiyatını şimdiye kadar “müstakil olarak güç, hüküm, mülk sahibi olmak” şeklinde tanımıştık, bu örneğimizde ise “güçsüz olmayı kendine güç edinmiş” bir dunihi ilah görüyoruz. Böyle bir dunihi ilah, kendinde duyduğu bu yetersizlik hissiyle beslenen ilahlık hissiyatını başka bir dunihi ilahın baskın karakteriyle dengeler ve ona sahip çıkar. Böyle bir yapı üzerine kurulu çalışan-patron ilişkisinde, çalışanın tek amacı patronunu memnun etmektir. Onu memnun etsin ki kendindeki ilahlık hissiyatlarının tatmini kolaylaşsın.
Örneğimizden anladık ki bu dunihi ilah kendini Allah’ın dışında müstakil olarak gördüğü için “ümit” duygusunu da başka bir dunihi ilaha yöneltti. Patronu o gün neşeliyse, bu çalışan daha da memnun ve neşelidir. Hatta ailesini bile patronu kadar önemsemez, önemseyemez, çünkü ilahlık hissiyatını tatmin için onun patronuna ihtiyacı var, ailesine değil. Böyle düşünür ve patronunu memnun etmek için yüksek bir çaba harcar.
Ümit duygusu Billahi idrakta nasıl, dunihi idrakte nasıl farklı yaşanıyor, buraya kadar onu gördük ve anladık.
Bir diğer önemli nokta ise ümit ve iyimserliğin ayırt edilmesidir. Ümit, iyimserlik midir?
Hepimiz çevremizde, “Ben namaz kılmıyorum, oruç tutmuyorum ama Allah beni affeder. Çünkü benim içim temiz, ben kimseyi kırmam, yalan söylemem…” diyen insanlarla zaman zaman karşılaşmış, böyle söylemlere şahit olmuşuzdur. Bir kere, bu hal doğru bir ümit hali değildir; kişinin kendi içindeki bir iyilik halidir. Bu halde yaşayan ve “iyi kul ne demektir?”i bilmeyen bir insan, kendinde varsaydığı “iyi insan” vasıflarının hiçbir zaman” iyi bir kul” olmaya yeterli olmayacağını anlayamaz. Dolayısıyla, kendini içinde bulduğu bu idrak çerçevesinde “ben ne yaparsam yapayım, Allah beni affeder” deyip gayretten geri kalır. Kendisinin bu düşüncesini desteklediğini düşündüğü âlimlerin, ariflerin görüşlerini de kendine siper edinir. Mesela “Ne olursan ol, yine gel “ diyen Celaleddin Rumi’nin bu sözünden onun anladığı “her günahı gönlünce işlesen de Allah seni affeder” olur. Oysa o davet öyle farklıdır ki… Celaleddin Rumi (ra)’in bu sözüyle dinimize davet ettiği kişiler acaba inanmayanlar olabilir mi?
Anladık ki bizim için çok önemli bir duygu olan “Ümit” iyimserlik değildir. Ümitte mücadele ve azim duygusu hâkimdir; bize göre belirsiz bir durumu aşmak için gayret ve çaba gerektirir. Ümit veya umut insanı bir eyleme zorlar. İyimserlikte bu yoktur; iyimserlik çaba ve gayret gerektirmez. Bir inanan “daha iyi bir kul nasıl olabilirim?” diye gayretteyken, iyimser olan bir insan böyle bir gayrete gerek görmez. “Dinimizin gereği olan idrak ve amelleri yerine getirmesem de Allah beni affeder” der, bu iyimserlik halinin onun kurtuluşu için yeterli olacağını düşünür: Allah kullarını sever, nasıl yaşarlarsa yaşasınlar onları affeder… Onun düşüncesi böyledir.
Duamızda fark ettiğimiz duygulara lütfen dikkat edelim: “Hoşnutsuzluğundan-rızana, cezalandırmandan-affına, gazabından-rahmetine ve senden-sana sığınırız.” Böyle bir sığınışla biz iyimserliği değil, “havf ve reca” yani “korku ve ümit” arasındaki dengeyi gözetiyoruz. İşte, doğru makamdan duyulan korku ve doğru makama duyulan ümit arasında yaşadığımız bu duygunun adı ”Haşyet”tir, “Haşyetullah”tır.
Anladık ki: Korku ve ümit duygumuz doğru makama olacak. Şimdi dönüp kendimize bakalım. Acaba “korku ve ümit” duygularımız doğru makama mı? Sadece Rabbimizden korkup, sadece Rabbimizden mi yardım diliyoruz?

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi