DENKTAŞ VE NÂZIM’I ANARKEN…

DENKTAŞ VE NÂZIM’I ANARKEN…

Milletimiz Ahmet Yesevi’den bu güne kadar çok değerli insanlar yetiştirdi. Zaman zaman unutulur gibi olsalar da, günü geldiğinde hatırlanır, anılırlar. Onlar sonsuza kadar da unutulmayacak, anılacaklardır.
Geçen hafta Rauf Denktaş, vefatının 10. yıldönümü; Nâzım Hikmet de doğumunun 120. Yıldönümü münasebetiyle bir kez daha anıldılar.
R. RAUF DENKTAŞ
Ecdadımız Osmanlı İmparatorluğu, Kıbrıs’ı fethedip, bir Türk Yurdu yaptı. Ama gün oldu, aynı Osmanlı eliyle İngiltere’ye teslim etti.
Adada adil bir yönetim sistemi oluşturmayan İngiliz, bir yandan Türk nüfusunu azaltırken, öte yandan Rum unsurların sayılarının arttırılmasına yol açtı. Aynı kaptan yiyen İngiliz-Yunan işbirliği o hale geldi ki, Rumlar, Ada’nın tek hakimi olma sevdasına kapıldılar.
EOKA terör örgütü, Rumlar’ın Ada’ya önce özgürlük sağlamayı, sonra da Yunanistan’a bağlamayı amaçlıyordu. Terör olayları ile önce İngiliz’leri bunalttılar. Sonra Türkler’i imha etme yoluna girerek, birçok masum insanımızı şehit ettiler.
Neticede Türkiye, müdahale ederek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağladı. Nüfus çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı Türk oldu ve adil bir rejim meydana getirildi.
Ne yazık ki, Rum’un aklı başına gelmemişti ve askerimiz Ada’ya çıkarak, üçte birini işgal etti. Bilinen olaylar sonunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Kuruldu ve Cumhurbaşkanlığı makamına da tüm aşamalarda, Türk halkının mücahidi ve kahramanı olan R.Rauf Denktaş seçildi.
Ben Rauf Denktaş’la birkaç kez bir arada bulunma, onunla konuşup, sohbet edebilme imkânını ve ornurunu elde ettim. O Türk oğlu Türk’tü. Ada’nın Türk’lüğünü her platformda, vefatına kadar savundu.
Bugün T.C. Devletini yöneten irade, KKTC’nin hak ve hukukunu savunmakta ve Denktaş ilkeleri yolunda yürüyen yöneticilerini desteklemektedir.
Büyük Türk, Büyük lider Denktaş’a vefatının 10.yıldönümünde bir kez daha Allah’tan Rahmet niyaz ediyorum.
NÂZIM HİKMET
Ben burada Nâzım Hikmet’i uzun uzadıya anlatacak değilim. Zira onu anlatmak için kitaplar yazmak gerekir. Keza onun hayatını da anlatacak değilim. Yaşadığı dönemin şartlarıyla, T.C. yasaları, halkın büyük çoğunluğunun ideolojik düşünceleri nezdinde onunla ters düşen insanlarımız olmuş ve adeta vatan haini ilân edilmiştir.
Nâzım Hikmet bu gün yaşasaydı, yazıp yayımladığı hiç bir şiiri veya yazısı suç değildi. Çünkü o komünist olduğu için tu-kaka edilmişti. Oysa bugün ülkemizde komünist olmak, parti kurmak, yazıp çizmek suç değildir.
Nâzım Hikmet aşılamayan ve taklit edilemeyen büyüklükte bir şairdi. Yazardı. Tiyatro eserleri yıllardır sahnelenmekte, kitapları tekrar tekrar basılmaktadır.
Nâzım kaçmayıp Türkiye’de kalsa idi, mutlaka öldürülecekti. Nitekim Sabahattin Âli, bir punduna getirilip, katledilmişti. Ben hasbelkader, Nâzım’ın kaçıp yerleştiği Moskova’ya ve Sovyet coğrafyasındaki ülkelere defalarca gittim. O her ülkede sevilip sayılıyordu. O ülkelerde anlatılanları, yazılan yazıları gördükçe onunla gurur duymuştum.
Birkaç küçük olayı kısaca anlatmak isterim:
Nâzım Azerbaycan’a giderek Bakü’deki Yeni Azerbaycan Oteline yerleşir. Bir ara odasından, otel resepsiyonuna Türkçe telefon eder. Telefona çıkan görevli ona Rusça cevap vermekte ısrar edince, koşarak otel müdürüne giderek; “burası Türk yurdu değil mi? Neden Türkçe cevap verilmiyor…” diyerek bağırıp çığırmaya başlar…Otel müdüründen de olumlu yanıt alamayınca, doğruca Başbakan Mirza İbrahimov’a giderek şöyle der:
-“Mirza burası neresi? Neden Türkçe konuşmuyorlar?
Kendisi de yazar ve bilim adamı olan Başbakan, arkadaşı olan Nâzım’ı teskin ederek oturtur ve hemen bir genelge yayımlayarak, kamuya ait her yerde Türk (Azerbaycan) dilinde de konuşulmasını emreder.
Ertesi gün, Moskova’dan gelen emirle, Mirza İbrahimov görevden alınır
Azerbaycan Televizyonu Nâzım’la söyleşi yapar. Spiker, Nâzım’dan şiir okumasını isteyince,Nâzım der ki;
-“İsterseniz Rusça da okuyabilirim, ama ben isterim ki, Azerbaycanlı gardaşlarımın, Türk dilinin melodisini yüreklerinde duymaları için Türkçe okuyayım…”
Bulgaristan Türkleri, komünist-faşist Todor Jivkov’ddan çektiklerini hiç kimseden çekmediler. Nazım bir Bulgaristan seyahatinde, soydaşlarımızın yakınmalarını dinledikten sonra Cumhurbaşkanı Jvkov’un makamına giderek, masasının üzerine yumrukla vurarak; “Todor, ne istiyorsun sen bu Türkler’den?..” der. Bu olaya tanık olan Bulgaristan’lı bir Türk dostum bana bunu anlattıktan sonra aynen şöyle demişti: “Ah, Nâzım’ın ölümünden sonra kolumuz kanadımız kırıldı!…”
Moskova seyahatlerimde iki kez Nâzım’ın mezarını ziyaret ettim. Rusya başkentindeki “Ünlüler Mezarlığı”nın giriş kapısının tam karşısında bulunan mezarın üzerinde daima taze çiçekler oluyordu…İlk gidişimde yanımdaki ben fatiha okumak üzere ellerimi Yaradan’a kaldırınca, KGB ajanı olan rehberim, hemen yanımdan uzaklaşmıştı. Komünist de olsa, dinsiz de olsa Nâzım Türk’tü. Türk dilinin ustasıydı. Rusya’da yaşadığı yıllarda, gittiği her ülkede Türk dilini, Türk kültürünü anlattı. Özellikle Azerbaycan ve Orta Asya Türkleri, Nazım sayesinde Türk olmanın gururunu yaşadılar.
Ölümünün 120. Yıldönümünde Nâzım ustaya, bir kez daha Allah’tan Rahmet niyaz ediyorum.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

E-Gazete Arşivi