DOLAR 18,6452 0.01%
EURO 19,6449 0.07%
ALTIN 1.076,83-0,31
BITCOIN 3166570,10%
Afyonkarahisar

AZ BULUTLU

06:31

İMSAK'A KALAN SÜRE

Hayriye Caner

Hayriye Caner

03 Aralık 2022 Cumartesi

ÖMER HAYYAM

ÖMER HAYYAM
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Büyük matematikçi, astronom, şair ve filozof Ömer Hayyam’ın 4 Aralık 1131’de öldüğü sanılmaktadır.
430-439 (1039-1048) yılları arasında Horasan eyaletinin merkezi Nîşâbur’da doğdu. Öğrenimini ve hayatının büyük bir kısmını orada ve Semerkant’ta geçirdi. Sözlükte hayyâm kelimesi “çadır yapımcısı” anlamına gelmekle birlikte onun İran’da yerleşmiş Arap asıllı Hayyâmî kabilesine mensup olabileceği de düşünülmektedir. Kendisine büyük ilgi gösteren Selçuklu sultanlarının, Vezir Nizâmülmülk’ün saraylarında görev yapmaktan hoşlanmadı ve bilimsel araştırmalara adanmış sakin bir hayatı seçerek zaman zaman Semerkant, Buhara, Belh ve İsfahan gibi bilim ve sanat merkezlerinde dolaşmayı tercih etti. Semerkant’ta iken Ebû Tâhir isminde yüksek makam sahibi bir memurun himayesine girdi. Nîşâbur’da 517-526 (1123-1132) yılları arasında seksen beş yaşlarında öldüğü tahmin edilmektedir.
İbn Sînâ ekolüne mensup bir âlim-filozof olduğu kabul edilen Ömer Hayyâm cebir, geometri, astronomi, fizik ve tıpla ilgilenmiş, müzikle uğraşmış, ayrıca adını ölümsüzleştiren rubâîlerini kaleme almıştır. Ali b. Zeyd el-Beyhakī Hayyâm’ın hâfızasının fevkalâde kuvvetli olduğunu, dil, fıkıh, tarih ve kıraat sahalarında geniş mâlûmatı bulunduğunu, riyâziye, tıp ve diğer aklî ilimlerde eşsiz olduğunu söylerken Necmeddîn-i Dâye onun hakkında “bahtsız bir filozof, Allahsız ve maddeci” demektedir (İA, IX, 474). Ömer Hayyâm, Batı’da Doğu’nun en fazla hayranlık duyulan şairi ve en tanınmış âlimlerinden biridir. 1892’de Londra’da onun adına bir kulüp kurulmuş, 1970’te ayın üzerindeki bir kratere, 1980’de yeni bulunan bir kuyruklu yıldıza adı verilmiştir.
Hayyâm’ın genelde matematiğin ve özelde analitik geometrinin gelişimi üzerindeki etkisi çok büyüktür; çalışmaları Şerefeddin et-Tûsî’ye (ö. 610/1213 [?]) kadar İslâm matematiğinde, üçüncü dereceden denklemlerin çözümünde geometrik yaklaşımı benimseyen Descartes’a (ö. 1650) kadar Batı matematiğinde aşılamamıştır. Onun matematiğe ilişkin araştırmaları ve bilhassa sayılar kuramı Öklid’in beşinci postülatı ve cebir alanında yoğunlaşmıştır. Elementler’e dair yaptığı bir yorum olan Risâle fî şerḥi mâ eşkele min müṣâderâti Kitâbi Öḳlîdis’te işlemler sırasında irrasyonel sayıların da rasyonel sayılar gibi kullanılabileceğini ilk defa o kanıtlamıştır. Bu eser ayrıca Öklid dışı geometrilerin kurulmasına öncülük etmiştir.
Ömer Hayyâm yaşadığı dönemde matematik, astronomi ve felsefe alanında büyük bir üne sahipken şair yönüyle tanınmamıştır. Bunun sebebi onun şiirle ilgisinin zaman zaman rubâîler kaleme almaktan ibaret oluşudur. Rubâî, şairlerin genellikle başkalarına açmayı düşünmedikleri duygu ve düşüncelerini yansıttıkları, bir rahatlama vesilesi olarak gördükleri bir şiir kalıbı olup hemen her dönemde geri planda kalmıştır. Hayyâm da muhtemelen bu duygularını en kısa şiir kalıbı olan rubâîlere dökmüştür. Şairliği çok sonradan keşfedilse de Hayyâm, İran şiirinde rubâîyi kendi adıyla özdeşleştiren tek şair olmuştur.
Hayyâm’ın felsefî yönü ağır basan pek çok rubâîsinde insanın yokluktan gelip yokluğa gittiği ve bu sebeple içinde bulunulan anın iyi değerlendirilmesi gerektiği düşüncesi hâkimdir. Hayyâm varlığı bir muamma olarak görmekte ve bu muammayı çözmeye çalışmanın boşuna olduğunu söylemektedir. Şiirlerinden hareketle Hayyâm’ın şaraba düşkün, sarhoş bir kişi olduğu yolunda bir düşünce geliştirmek istenmişse de şairlerin, özellikle de sûfî eğilimli olanların kullandıkları içkiyle ilgili kelimelerin tamamen sembolik anlam taşıdığı bilinen bir husustur. Nitekim klasik Türk edebiyatında şaraba karşı tavrı ve aynı zamanda dindarlığı ile bilinen birçok şair Hayyâm’ı sûfî bağlamında ele alıp onu bir aşk şairi olarak görür, şiirlerinde çokça kullandığı şarap ve şarapla ilgili kavramlara tasavvufî anlamlar yükler. Bu sebeple Hayyâm’ı melâmîmeşrep bir şair diye kabul edip şiirlerini buna göre yorumlamak gerekir. Şiirde rubâî kalıbına olan ilginin artmasında önemli rol oynayan Hayyâm’ın İran şiirindeki etkisi sadece bu kalıpla sınırlı kalmamıştır. Birçok şairin gazel ve kıtalarında da Hayyâm’ın izlerini görmek mümkündür. Bu bağlamda ünlü gazel şairi Hâfız-ı Şîrâzî’nin gazellerinin Hayyâm’ı akla getiren özellikler taşıdığı söylenebilir.
Ömer Hayyâm’ın XIX. yüzyılın ikinci yarısında üne kavuşmasında rubâîlerinin Batı dillerine yapılan tercümelerinin rolü büyüktür.

Devamını Oku

ÜNVANLARI KALDIRAN YASA

ÜNVANLARI  KALDIRAN YASA
0

BEĞENDİM

ABONE OL

88 yıl önce bugün 26 Kasım 1934 tarihinde kabul edilen ve 29.11.1934 günlü Resmî Gazete ile yayımlanarak yürürlüğe giren 2590 sayılı Kanunun 1. maddesi ile Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmış; kadın ve erkek vatandaşların, kanun karşısında ve resmî belgelerde yalnız adlarıyla anılmaları öngörülmüştü.
Kanunun 2. maddesi ile Harp madalyaları müstesna olmak üzere sivil rütbe ve resmî nişanlar ve madalyalar kaldırılmış, bunların kullanılması yasaklanmış, Türklerin yabancı devlet nişanlarını taşıyamayacakları hükme bağlanmıştı.
Askerî rütbelerin ne şekilde adlandırılacağını da Kanunun 3. maddesi düzenlemişti. Maddeye göre: “Askerî rütbelerden adın başına gelmek üzere kara ve havada Müşürlere Mareşal, Birinci Ferik, Ferik ve Livalara General, Denizde Birinci Ferik, Ferik ve Livalara Âmiral denilir. Generallerin ve Amirallerin derecelerini gösteren unvanlarla Deniz Müşürleri unvanlarının ve diğer askerî rütbelerin karşılıkları Âli Askeri Şurası kararı ve İcra Vekilleri Heyetinin tasdiki ile konulur.”
TBMM’ye tasarı olarak sunulan bu Kanunun amacı gerekçede özetle şöyle açıklanmıştır: “Türk inkılabının en açık (özeli) vasfı demokratik olmasındadır. Demokrasinin temeli ulusal üyeler arasında ne Kanunda, ne teşrifatta ne de muamelede hiçbir fark olmamasıdır. ..Bugün Türk inkılabı ve Cumhuriyeti kanun önünde herkesi müsavi yapmıştır. Bugün hiçbir ferdin lakabına ve payesine güvenerek ve sığınarak hiç kimseden fazla ve üstün hakkı yoktur, yoksa da eski devirlerden arta kalan bu lakaplar ve tabirler kullanılmakla ulusal üyeler arasında eski sınıf ve tefevvuk hatıralarını uyandırmakta, milletin demokratik asil ruhunu incitmektedir. Bundan başka Türk inkılabını nâkıs göstermektedir. İşte bunun içindir ki gelişi güzel isimlerin önüne konulan… efendi, bey, beyefendi, paşa, hazretleri gibi tabirlerin artık Türk camiası vasıflarından kaldırılması içtimai inkılabın zaruretlerinden olmuştur.”
Kanunun TBMM’deki görüşülmesi sırasında söz alan üyeler tasarının lehinde konuşmuşlar ve bu arada birinci maddeye “hacı”, “hoca”, “hafız”, “ağa” ve “molla” unvan ve lakaplarının eklenmesini önermişler, böylece birinci madde bunları da içerir şekilde kabul edilmişti. Tartışmalarda kadın ve erkeğe hitapta bay ve bayan denilebileceği dile getirilerek bunun bir unvan olmadığı vurgulanmıştı.

Devamını Oku

HOŞGÖRÜ

HOŞGÖRÜ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

1995 yılında UNESCO tarafından “Dünya Hoşgörü Günü” (International Day for Tolerance) olarak kabul edilmiş 16 Kasım’da… BM’nin dünya kültürlerinin çeşitliliğine ve insan olduğumuz her şeye saygı, takdir ve kabul olarak tanımladığı hoşgörüye karşı farkındalığın artmasını umuluyor.
Hoşgörü, sosyal yaşamın temel ilkelerinden biridir. İnsanların aralarındaki tüm farklılıklara rağmen bir arada yaşayabilmeleri ve kişisel haklarına saygı duymaları birbirlerine karşı hoşgörülü olabilmelerine bağlıdır. Hoşgörüsüzlüğün kökenlerine indiğimizde ise cahillik ve kibirle karşılaşırız. Birçok insan kendini etnik, dil veya dini açıdan başkalarından üstün görür ve ne yazık ki, bunun temeli çocukluktan itibaren kendisine yapılan telkinlere dayanır. Yani bu küresel sorunun çözümü aslında bireylerin elindedir, bireyseldir. Aslında hepimiz çözümün birer parçasıyız. “Acaba ben ne kadar hoşgörülüyüm?” diye kendimizi sorgulamaya başladığımızda, çocuklarımıza da insanların farklılıklara sahip olabildiğini bunlara saygı duymamız gerektiğini en doğru şekilde kendi davranışlarımızla öğretebiliriz.
Hoşgörü, insanları barış içinde, kardeşçe ve eşit yaşanabilen bir dünyaya davet eder. Böyle bir dünyada yaşamayı kim istemez ki.
Dalai Lama der ki:
“Bu gezegenin daha fazla başarılı insanlara ihtiyacı yok. Bu gezegenin acilen; barış kurucularına, şifacılara, yenilikçilere ve her türlü sevenlere ihtiyacı var.
Kendi ışığını yakıp kendisi gibi başkalarını da aydınlatabilen insanlara ihtiyaç var. Kendi benliğindeki tüm olumsuzlukları (kibir, kıskançlık, öfke, kin gibi) dönüştürüp içindeki sevgi enerjisini açığa çıkararak yaratılanı yaratandan ötürü sevmeye başlayan ve bu sevgi ile karşısındakini iyileştirebilen insanlara ihtiyaç var.”
Barış içinde yaşamanın birinci kuralı; kendimize yapılmasını istemediğimiz bir durumu başkasına yapmamaktır.
İnsan olmak; kin ve nefretten uzak durmayı, birlikte yaşamayı, paylaşmayı davranış edinebilmektir.
Hayattaki olumlu değişimler ve gelişmeler sözle değil, örnek olmakla gerçekleşir.
Her insan, herkes karşısında, her şeyden sorumludur.
İçinde bulunduğumuz durumdan ve gelecekten birlikte sorumluyuz.
Anadolu bilgesi Yunus Emre uyarıyor:
“Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım.
Sevelim, sevilelim,
Bu dünya kimseye kalmaz.”
Dünya birlikte yaşanacak tek yerdir.
İnsanlığın görevi bu dünyayı herkes için yaşanılır kılmaktır. 16 Kasım Dünya Hoşgöru Gününüz geçmiş olsa da kutlu olsun.

Devamını Oku

DÜNYAYI TİTRETEN PADİŞAH: KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

DÜNYAYI TİTRETEN PADİŞAH: KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Osmanlı İmparatorluğu’nun en uzun süre tahtta kalan ve en büyük padişahı olarak kabul edilen Kanuni Sultan Süleyman’ın 528 yıl önce bugün doğmuştu.
Babası, 9’uncu Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Sultan olan 1. Süleyman, 6 Kasım 1494 tarihinde Trabzon’da dünyaya geldi. Seyyid Lokman’ın Hünername eserine göre adını, doğduğu saatlerde Kur’an’dan açılan sayfada geçen Hazreti Süleyman’dan aldı.
Kanuni Sultan Süleyman Han’ın çocukluk yılları babasının sancak beyi olduğu Trabzon’da geçti. Evliya Çelebi’ye göre Trabzon’dayken süt kardeşi Kadı Ömer Efendi’nin oğlu Yahya ile (Beşiktaşlı Yahya Efendi) birlikte bir Rum kuyumcudan kuyumculuk öğrendi.
Sultan II. Bayezid, 1509’da Süleyman’a babası Şehzade Yavuz’un ısrarıyla Kefe sancağını verdi. Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkmasıyla birlikte 1513’te yegane taht varisi sıfatıyla sancak beyi olarak Manisa’ya gönderildi.
Babasının vefatının ardından 30 Eylül 1520’de İstanbul’a gelerek tahta oturdu.
Kanuni Sultan Süleyman, batıya karşı gaza siyasetini canlandırırken iki ana hedefi ön plana aldı. Bunlardan ilki Orta Avrupa’nın kilidi durumunda bulunan Belgrad, diğeri Akdeniz hakimiyeti bakımından son derece önemli olan Rodos’u hedef aldı. Bunları ise Macaristan’a yönelik 1526 ve 1529’daki iki harekat takip etti, sonuncu seferi ise Viyana oldu.
İlk siyasi faaliyetlerinde atası Fatih Sultan Mehmed Han’ın izinden giden Kanuni Sultan Süleyman Han, 30 Ağustos 1521’de Belgrad’ı, ardından Rodos’u fethetti. 29 Ağustos 1526’da Mohaç ovasında Macarlar’ı kısa sürede yendi. Macar kralının hayatını kaybettiği meydan savaşı Macar Krallığı’nın bir anlamda sonunu getirdi. Ardından Budin’e hareket eden Kanuni Sultan Süleyman,11 Eylül’de hiçbir direnişle karşılaşmadan şehre girdi. 1529’da 17 gün süren 1. Viyana kuşatmasını kötü hava şartları ve şehrin elde tutulamayacağını düşündüğü için kaldırdı.
Akdeniz’de Osmanlı donanmasını güçlendirmek için 1532’de Barbaros lakaplı Hayreddin Reis’i, Donanma-yı Humayun’un başına getirdi. 1534’te devlete sıkıntı çıkaran ve isyanları destekleyen Safevilere karşı Irakeyn Seferi diye bilinen askeri harekatı düzenleyerek önce Tebriz’e ardından Bağdat’a girdi.
Seferdeki başarısızlıklar ve aile içerisindeki çekişmelerin de etkisiyle yakın arkadaşı Pargalı İbrahim Paşa’yı 15 Mart 1536’da sarayda aniden idam ettirdi.1538’de Hadım Süleyman Paşa’ya Süveyş’te bulunan donanmayla Portekizliler’e karşı Hindistan bölgesindeki küçük Müslüman prensliklere yardım için sefer emri verdi.
Yine aynı yıl 27-28 Eylül’de Preveze Zaferi kazanıldı. Barbaros Hayreddin Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması ile Cenevizli amiral Andrea Doria’nın başında bulunduğu Haçlı donanması arasında geçen Preveze Deniz Savaşı, Osmanlı Devletinin Akdeniz’deki hakimiyetini pekiştirdi. 1548’de Safevi hükümdarı Şah Tahmasb’a karşı yeniden İran’a sefer düzenledi ve Tebriz’e girdi. Bu seferde Van kalesi alınarak burası beylerbeyilik merkezi yapıldı.
Kanuni’nin hayatının önemli dönüm noktalarından birisi de büyük oğlu Mustafa’nın idamı oldu. Doğu seferinde 4 Ekim 1553’te Konya Ereğlisi mevkisinde babasının huzuruna çıkmak için otağa giren Şehzade Mustafa, cellatlar tarafından boğularak idam edildi. Oğlunu idam ettiren Kanuni Sultan Süleyman Han’ın buna zaman geçtikçe çok üzüldüğü ve pişmanlık duyduğu, gerek Osmanlı gerekse batı kaynaklarında açık şekilde belirtilir. Ayrıca bu hadise dolayısıyla Taşlıcalı Yahya gibi bazı şairler tarafından ağır sözlerle eleştirildiği halde sesini çıkarmadı. Çocukluk arkadaşı Beşiktaşlı Yahya Efendi’nin bu mesele yüzünden onunla konuşmadığına dair menakıbnamelere konu olan bilgiler de söz konusu.
1 Haziran 1555’te Şah Tahmasb’ın elçileriyle Amasya Antlaşması imzalandı. Kanuni, barış şartlarını da içine alan Tahmasb’a yolladığı mektupta dini meselelere vurgu yapıp, aşırı uç Şiiler’in Hazreti Aişe’ye ve 3 halifeye karşı olan küfürlerinin yasaklanmasını istedi.
Kanuni, Şehzade Mustafa’nın idamından sonra görevden aldığı Rüstem Paşa’yı Hürrem Sultan’ın tesirinde kalarak 29 Eylül 1555’te yeniden göreve getirdi.
7 Haziran 1557’de kendi adına Mimar Sinan’a inşa ettirdiği camisi tamamlandı, cuma namazını da Süleymaniye’de kılarak açılışını yaptı. 1558’de çok sevdiği eşi Hürrem Sultan’ın ölümü Kanuni’yi çok üzerken, bu olayın ardından Şehzade Bayezid ve Şehzade Selim’in sancak yerlerini Amasya ve Konya olarak değiştirdi. İki kardeşin 1559’da Konya ovasında yaptığı savaşı Selim kazandı. Önce Amasya’ya çekilen Bayezid, Kanuni’nin sefer hazırlıklarını haber alınca Safeviler’e sığındı. Bayezid ve oğullarının teslimi için Şah Tahmasb’a önemli miktarda para ve tavizler verildi. Şehzade 23 Temmuz 1562’de oğullarıyla birlikte idam edilip Sivas’ta defnedildi.
Kanuni, 1565 yılındaki Malta bozgunuyla yara alan Osmanlı’nın batıdaki imajındaki kötü izleri silmek için yeni bir sefer hazırlığına girişti. 1 Mayıs 1566’da Eyüb Sultan’ın türbesini ziyaret edip dua ettikten sonra sefere çıktı.
Zigetvar Kalesi kuşatılırken Kanuni’nin otağı da hakim bir tepeye kuruldu.
Ömrünün son 15 yılında tedavisi olmayan gut (nikris) hastalığı iyice ilerlemesine rağmen savaş meydanından ayrılmayan Kanuni Sultan Süleyman Han, 7 Eylül 1566’da kalenin alınışını göremeden vefat etti. Kuşatma sürerken iç organları çıkarılan naaşı, misk ve amber kokuları sürülerek tahtın altına gömüldü. Kalenin düşmesinin ardından 42 gün gömülü olan naaşı arabaya konuldu ve padişah yaşıyormuş gibi davranıldı. Kendisine haber gönderilen yeni padişah II. Selim’in Belgrad’a gelişi üzerine vefat haberi resmen ilan edildi.
Süleymaniye Camisi’nde 23 Kasım’da Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin kıldırdığı cenaze namazının ardından, naaşı caminin kıble tarafındaki türbesine defnedildi.
Onun yoğun askeri ve siyasi faaliyetleriyle Osmanlı, Avrupa’nın cihanşümul anlayışına sahip Cihan Devleti haline geldi.
Osmanlı İmparatorluğu’nun ideolojik alt yapısının temellerinin atıldığı bu dönem, Avrupa’nın siyasi coğrafyasını derinden etkiledi. Osmanlılar böylece Avrupa devletler dengesinde belirleyici bir rol üstlendiği gibi modern Avrupa’nın oluşumuna da etki etti.
Osmanlı İmparatorluğunu yüz ölçümü olarak en çok büyüten padişah olan Kanuni Sultan Süleyman, 6 milyon 557 bin kilometrekarelik toprağı 14 milyon 983 bin kilometrekareye çıkardı.
Osmanlı’nın sınırlarının ulaştığı toprakların dışında Kuzey Afrika içlerinden Habeşistan’a, Yemen’e, Hindistan’a, kuzeyde Rus steplerine kadar çok geniş bir sahaya hakim oldu.

Devamını Oku

CUMHURİYET NASIL İLAN EDİLDİ?

CUMHURİYET  NASIL İLAN EDİLDİ?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla Türk milletinin tarihinde yeni bir devrin kapıları açıldı ve “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” sözü, devlet yönetiminde en belirgin şekliyle yerini aldı.
24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalanmış, yeni Türk devletinin bağımsızlığı kabul edilmişti.
İkinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasından 2 ay sonra 13 Ekim 1923’te Ankara, Türkiye devletinin hükümet merkezi oldu. Artık mevcut rejimin isminin de bütün açıklığı ile konulması, yeni devletin başkanının seçilmesi gerekiyordu.
O güne kadar Devlet Başkanlığı görevi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa tarafından yürütülmüştü. Diğer taraftan bazı yabancı ülkeler de Lozan Antlaşması’nı onay için Türkiye’deki yeni devlet rejiminin daha açık şekilde belirlenmesini istiyordu.
Bu sırada, 27 Ekim 1923’te İcra Vekilleri Heyeti’nin istifası ve Meclis’in güvenini kazanacak bir kabine listesinin oluşturulamaması da bu soruna acil bir çözüm gerektirdi.
28 Ekim 1923 akşamına kadar hükümetin kurulamaması üzerine Mustafa Kemal Paşa, Çankaya Köşkü’nde arkadaşları için Latife Hanım’a bir sofra hazırlattı.
İsmet Paşa, Ali Fuat Paşa, Halit Paşa, Kemalettin Sami Bey’in de yer aldığı akşam yemeğinde yaşananları Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’ta şöyle anlattı:
“Gece olmuştu… Çankaya’ya gitmek üzere Meclis binasından ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemalettin Sami ve Halit Paşa’lara rastladım. Ali Fuat Paşa, Ankara’dan hareket ederken bunların Ankara’ya geldiklerini o günkü gazetede ‘Bir Uğurlama ve Bir Karşılama’ başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle konuşmak üzere geç vakte kadar orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini, Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa vasıtasıyla kendilerine bildirdim. İsmet Paşa ile Kazım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim.
Çankaya’ya gittiğim zaman orada, beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Bey’lerle karşılaştım. Onları da yemeğe alıkoydum. Yemek sırasında ‘Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz’ dedim. Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim. Yaptığım programın ve verdiğim talimatın uygulanışını göreceksiniz.
Efendiler, görüyorsunuz ki Cumhuriyet ilanına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp tartışmaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim. Çünkü, onların da aslında ve tabii olarak benim gibi düşündüklerinden şüphe etmiyordum. Halbuki o sırada Ankara’da bulunmayan bazı kişiler, yetkileri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden, düşünce ve rızaları alınmadan Cumhuriyet’in ilan edilmiş olmasını bize gücenme ve bizden ayrılma sebebi saydılar.”
Mustafa Kemal Paşa o gece İsmet Paşa ile 1921 Anayasası’nın bazı maddelerini değiştiren kanun tasarısını hazırladı. “Türkiye devletinin hükümet şekli cumhuriyettir.” hükmünün yer aldığı tasarı üzerinde TBMM’de yapılan konuşmalardan sonra Cumhuriyet’in ilanı kabul edildi.
Böylece yeni devletin yönetim biçimi bütün açıklığı ile ismini almış oldu. Cumhuriyet’in ilanı ile “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” ilkesi de artık devlet yönetiminde en belirgin şekliyle yerini buldu.
Ardından cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Yapılan gizli oylamada 158 milletvekilinin tamamının oyunu alan Gazi Mustafa Kemal Paşa, TBMM tarafından yeni Türk devletinin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Bunun üzerine kürsüye gelen Mustafa Kemal Paşa, yaptığı konuşmasını, “Türkiye Cumhuriyeti mesut, başarılı ve muzaffer olacaktır.” sözü ile bitirdi.
Böylece devletin adı ve rejimiyle ilgili tartışmalara son verilirken, Türk milletinin tarihinde yeni bir devir açıldı.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.